YARATIĞIN SUÇU NE?
Mary Shelley, Frankenstein’ı yazdığında henüz 18 yaşında genç bir kadındı. Bu yaşta kaleme alınmış bir metnin, yalnızca bireysel bir korku hikâyesi olmanın ötesine geçerek toplum, güç ve dışlama mekanizmaları üzerine bu denli derin sorular sorması dikkat çekicidir. Shelley’nin metni, edebiyatın diplomasi, siyaset ve sosyolojiyle ne kadar iç içe geçebileceğini açık biçimde gösterir. Frankenstein, bu yönüyle yalnızca bir roman değil, toplumsal ilişkileri anlamak için de güçlü bir düşünme alanı sunar.
Romanın ana karakteri olan Victor Frankenstein, bir ürün ve bir bilgi üretir ancak ortaya çıkardığı şeyin sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmez. Yaratım anından sonra, kendi ürettiği varlıktan korkar ve onu terk eder. Bu durum, Aydınlanma Çağı’na özgü ilerleme fikrine erken bir eleştiri olarak okunabilir. Bilimsel ve kültürel gelişmenin her zaman olumlu sonuçlar doğuracağına dair inanç, Shelley’nin metninde sorgulanır. Bu sorgulama, günümüzde kültürel diplomasinin çoğu zaman iyi niyetli bir dil kullanmasına rağmen yarattığı etkilerin sorumluluğunu ne ölçüde sahiplendiği sorusunu da gündeme getirir.
Victor Frankenstein’ın yaratım üzerindeki mutlak kontrol isteği, aynı zamanda kadın bedenleriyle kurulan tarihsel ilişkiyi de düşündürür. Doğum ve yaratma gibi süreçlerin erkek bir figür tarafından ele geçirilmesi, bedeni denetleme ve biçimlendirme arzusunu yansıtır. Bu yönüyle Frankenstein, yalnızca azınlıklar değil, kadın bedenlerinin de tarih boyunca nasıl kontrol edilen ve söz hakkı tanınmayan bir alan olarak görüldüğünü ima eder.
Bu yazının odağında ise Frankenstein’ın azınlıklar ve ırkçılık bağlamında sunduğu güçlü bağlantı yer almaktadır. Yaratık, ilk ortaya çıktığında konuşamaz ve kendini ifade edemez. Ne olduğunu ve neden var olduğunu bilmez. Victor Frankenstein, bu durumu bir tehdit olarak algılar ve onu kapatır, dışlar ve aşağılar. Bu noktada yaratığın sorunu yaptığı eylemler değil, varoluşudur. Henüz hiçbir zarar vermemişken bile korkuyla karşılanır.
Yaratığın toplumla ilk karşılaşması da benzer bir biçimde gerçekleşir. Dış görünüşü nedeniyle insanlar onu anlamaya çalışmak yerine doğrudan korkar ve uzaklaşır. Ona zaman tanınmaz, konuşma hakkı verilmez. Bu refleks, ırkçılığın temel işleyişini hatırlatır. Görünüş üzerinden kurulan yargı, korku üretir ve bu korku dışlamayı meşrulaştırır. Yaratık, tıpkı tarih boyunca farklı ten rengine sahip bedenlerin, göçmenlerin ve sömürgeleştirilmiş halkların maruz kaldığı gibi, doğuştan suçlu kabul edilir.
Yaratığın saklandığı evde insanları gözlemlemesi ve dili öğrenmesi bu bağlamda önemlidir. Konuşmayı öğrenir, kitaplar okur ve duygularını tanımlar. Buna rağmen kabul edilmez. Burada Frankenstein, uyum sağlamak ile kabul edilmek arasındaki farkı açık biçimde ortaya koyar.
Ne kadar öğrenirse öğrensin, ne kadar benzemeye çalışırsa çalışsın, görünüşü farklı olduğu sürece eşit görülmez.
Guillermo del Toro’nun yakın dönemde çektiği uyarlamada yer alan kör yaşlı adam sahnesi bu durumu sembolik biçimde güçlendirir. Yaşlı adam, yaratığı görmez. Onu yalnızca sesi ve davranışlarıyla tanır. Bu nedenle ondan korkmaz ve onunla bağ kurar. Bu sahne, dışlamanın bilgi eksikliğinden değil, bakış biçiminden kaynaklandığını açıkça gösterir.
Yaratığın zamanla şiddete yönelmesi ise onun doğasından değil, maruz kaldığı sürekli dışlanmadan kaynaklanır. Başlangıçta masum, meraklı ve yardım etmeye istekli olan bu varlık, toplum tarafından yalnız bırakıldıkça sertleşir. Bu durum, insanın doğuştan kötü olmadığını, toplum tarafından şekillendirildiğini düşündürür. Aynı zamanda dışlanan topluluklarda kuşaklar boyunca aktarılan travmanın nasıl oluştuğunu da açıklar. Temsil edilmeyen ve saygı görmeyen kültürler, zamanla yalnızca tepki veren aktörlere dönüşür.
Bu noktada Frankenstein, canavarlığın bireysel değil toplumsal bir üretim olduğunu gösterir. Yaratık, toplumun korkularını, bastırdıklarını ve suçluluklarını yansıtan bir aynaya dönüşür. Toplum bu aynaya bakmak istemez çünkü baktığında kendi karanlığıyla yüzleşmek zorunda kalır. Uluslararası alanda tehlikeli olarak etiketlenen kültürlerin de çoğu zaman hâkim güçlerin kendi çelişkilerini yansıttığı görülür.
Irkçılık, davranışı değil varoluşu cezalandırır. Yaratık kimliğini ve bedenini seçmez. Buna rağmen baştan suçlu ilan edilir. Bu bakış açısı, tarih boyunca siyah bedenlere, göçmenlere ve sömürgeleştirilmiş halklara yöneltilen tutumla birebir örtüşür. Oysa insanlık, farklı coğrafyalarda ve farklı koşullar altında şekillenmiş tek bir türdür. Bugün İstanbul sokaklarında gördüğümüz bir kedi ile çöl kedisi birbirinden farklı görünür. Tüyleri, renkleri ve beden yapıları yaşadıkları coğrafyaya göre değişmiştir. Bu farklar onları daha az değerli kılmaz. İnsan toplulukları da aynı şekilde, farklı koşullarda gelişmiş olmalarına rağmen eşit değere sahiptir.
Frankenstein bu nedenle yalnızca bir edebiyat klasiği değildir. Toplum ve toplum baskıları üzerine düşünmek için hâlâ çok güçlü bir metindir. Mary Shelley’nin 18 yaşında yazdığı bu kitap, bugün bize hâlâ aynı soruyu sormaktadır:
Gerçek canavar kim? Dışlanan mı, yoksa dışlayan mı?

