Son yıllarda Çin’in giderek artan iddialı tutumu, özellikle Batı’da büyük endişe yaratmaktadır. 2023 yılında Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Çin Komünist Partisi’nin “uluslararası düzeni Çin merkezli bir sisteme dönüştürme hedefinde olduğunu” dile getirmiştir. 2025 yılı başında Berlin’de konuşan dönemin Alman muhalefet lideri Friedrich Merz de benzer şekilde Çin’i Rusya ile aynı kategoride değerlendirerek, liberal demokrasilerle “anti-liberal otokrasiler” arasındaki sistemik mücadelenin baş aktörlerinden biri olarak tanımlamıştır.

ABD’nin 2017 yılında Çin’i “revizyonist güç” ilan etmesiyle başlayan bu bakış açısı, Batı’da giderek daha fazla kabul görmüştür. Ancak Çin’in dünya düzeni için “varoluşsal bir tehdit” olduğu söylemi, çoğu zaman gerçeklerden çok siyasî bir argüman olarak karşımıza çıkmaktadır. Çin’in mevcut düzeni zorladığı konusu tartışmalıdır; fakat onu tamamen yıkıp yerine başka bir düzen kurma hedefi konusunda elde ciddi kanıtlar yoktur. Hatta günümüzde ABD’nin bile mevcut düzeni sorgulayan ve zayıflatan politikaları, Çin’in tutumundan daha radikal görünebilir.

Çin’in uluslararası düzen vizyonu son on yılda giderek daha açık hâle gelmiştir. Pekin, özellikle “söylem gücü” kavramını ön plana çıkarmaktadır. Bu, küresel anlatıları şekillendirme ve kendi bakış açısını dünya çapında kabul ettirme hamlesidir. 2013 yılında ilan edilen Kuşak ve Yol Girişimi ve “İnsanlığın Ortak Geleceği Topluluğu” vizyonu, Çin’in yeni bir normatif çerçeve inşa etme arzusunun örneklerindendir.

Çin bu vizyonunda Batı’nın temel kavramları olan insan hakları, serbest piyasa veya anayasal demokrasiye fazla yer vermemektedir. Bunun yerine “barış, işbirliği, kapsayıcılık, karşılıklı saygı ve kalkınma” gibi genel geçer değerleri öne çıkarmaktadır. Batı’dan bakıldığında bu söylemler boş bir slogandan ibaret görülebilir. Fakat özellikle Batı’nın “çifte standartlarından” şikâyet eden Küresel Güney ülkelerinde bu kavramlar karşılık bulmaktadır. Çin, kendisini “hegemonya karşıtı” bir güç olarak lanse ederek geniş koalisyonlar kurmayı hedeflemektedir.

Bununla birlikte, Çin’in söylemleri ile pratikteki davranışları arasında çelişkiler vardır. Güney Çin Denizi’ndeki agresif tavrı ya da Tayvan üzerindeki baskıları, “barış ve uyum” söylemleriyle örtüşmemektedir. Aynı şekilde Ukrayna işgalinde Rusya’ya gösterilen hoşgörü, Çin’in “bölünmez güvenlik” çağrılarını zayıflatmaktadır.

Küresel güvenlik alanında ise daha karmaşık bir tablo söz konusudur. Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde giderek daha aktif rol oynamaktadır; barışı koruma operasyonlarına asker göndermektedir ve “Küresel Güvenlik İnisiyatifi” adı altında iddialı bir söylem geliştirmektedir. Ancak yine de kritik kararlarda liderlik rolü üstlenmekten uzak durmaktadır. Bu durum, Çin’in küresel güvenlikte asıl amacının sisteme yön vermekten çok, kendi imajını güçlendirmek olduğunu düşündürmektedir. Çin, hâlâ “iç işlerine karışmama” ilkesini vurguladığı için doğrudan müdahil olmaktan kaçınmaktadır. Bu da onu tam anlamıyla bir revizyonist güç olmaktan uzaklaştırmaktadır.

Çin’in dünya düzenine bakışı tamamen karşıt değildir. Pekin, mevcut düzenin birçok unsurunu reddetmek yerine onları kendi çıkarlarına göre yeniden yorumlamaya çalışmaktadır. Batı’nın insan hakları ve liberal değerler konusundaki iddialarının da çoğu zaman çifte standartlarla malul olduğu düşünülürse, Çin’in bu alanlarda getirdiği alternatifler azımsanmayacak ölçüde taraftar bulmaktadır.

Özetle Çin, mevcut düzeni topyekûn yıkmak yerine, onu kendi lehine dönüştürmeye çalışan bir güç görünümündedir. Söylemlerinde “çok kutupluluk” ve “hegemonya karşıtlığı” ön plandadır. Eylemlerinde ise bazen kuralları esneten, bazen de düzeni destekleyen bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle Çin’i “varoluşsal bir tehdit” olarak görmektense, onun düzen içindeki hareket alanını, sınırlarını ve çelişkilerini anlamak daha sağlıklı bir analiz olacaktır.

Soğuk Savaş sonrası oluşan küresel ekonomi düzeninin temel aktörlerinden biri artık Çin’dir. Batı’da sıklıkla dile getirilen görüş, Pekin’in mevcut sistemi yıkmaya hazırlandığı ve yerine “Çin merkezli” bir düzen kurmak istediği yönündedir. Fakat günümüzde ABD’nin bile serbest ticaret ilkelerini terk ettiği, korumacılığı yükselttiği ve ticaret savaşlarını neredeyse tüm partnerlerine karşı yürüttüğü bir ortamda, Çin’i küresel ekonomik yönetişimin başlıca yıkıcısı olarak göstermek zordur.

Aslında Çin’in ekonomik kurumlara yaklaşımı daha çok pragmatik bir çizgiye dayanmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası veya IMF gibi kurumların varlığından en çok faydalanan ülkelerden biri Çin olmuştur. 1980’lerden itibaren küresel ticaret ve yatırım ağlarına eklemlenmesi sayesinde “dünya fabrikası” hâline geldi ve büyüme rekorları kırmıştır. Dolayısıyla Pekin’in temel hedefi, bu kurumları tamamen yıkmak değil; iki şeyi garanti altına almaktır: Ekonomik büyüklüğüne uygun ölçüde daha fazla söz sahibi olmak ve dünya pazarlarına engelsiz erişimini sürdürmek.

Çin’in ekonomik stratejisi çoğu zaman “stratejik merkantilizm” olarak tanımlanmaktadır. Devlet eliyle belirli sektörlere yoğun yatırım yaparak ulusal şampiyon şirketler yaratmak, ardından bunları küresel ölçekte rekabetçi kılmak Pekin’in en önemli yöntemlerinden birisidir. Bugün Huawei, Alibaba veya TikTok gibi devler, bu yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu durum tarihte benzersiz değildir. ABD, Japonya veya Avrupa Birliği de yükseliş dönemlerinde benzer politikalar izlemiştir. Dolayısıyla Çin’in attığı adımlar, tarihsel örneklerden kopuk bir “istisna” değil, aksine ekonomik yükselişin doğal bir parçasıdır.

Çin’in geliştirdiği yeni kurum ve girişimler de genellikle Batı’nın sunduğu sistemin alternatifi değil, tamamlayıcısı niteliğindedir. 2016 yılında kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB), Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası’na benzer şekilde çalışmaktadır. Kuruluş felsefesi de küresel finansal sistemin yerini almak değil, Çin’in statüsünü güçlendirmek ve bazı reform taleplerinde elini kuvvetlendirmektir. Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) ise daha esnek ve proje bazlı bir yaklaşım içermektedir. Yani formel bir kurumsal yapıdan çok, ülkelere göre değişen ve uyarlanabilen bir stratejidir. Batı’da sıkça dile getirilen “borç tuzağı diplomasisi” iddiaları ise akademik araştırmalar tarafından büyük ölçüde çürütülmüştür.

Çin’in küresel ekonomideki rolü, onun “çifte kimliği” ile de şekillenmektedir: Hem büyük bir güç hem de hâlâ “gelişmekte olan ülke.” Bu ikilik, Pekin’in tavırlarını sürekli dalgalandırıyor. Örneğin dijital ticaret konusunda Çin hem iç politikalarını korumaya çalışıyor hem de teknoloji devlerini küresel arenada destekliyor. Kimi zaman gelişmekte olan ülkelerin yanında yer alıyor, kimi zaman ise Batı ile aynı çizgide hareket ediyor. Bu da Çin’in davranışlarını “çatışma” ya da “revizyonizm” kategorisine sıkıştırmayı zorlaştırıyor.

Tüm bu örnekler gösteriyor ki, Çin’in küresel ekonomik yönetişimdeki hedefleri Batı’nın korktuğu kadar radikal değildir. Çin, mevcut kurumların sunduğu avantajlardan vazgeçmek istemiyor; onları kendi çıkarına uyarlayarak güç kazanmayı hedefliyor. Bu da değişimin daha yavaş ve kısmi olacağı anlamına geliyor.

Küresel düzenin bu kadar çatışma, savaş ve otoriter liderle karşı karşıya kaldığı bir dönemde Çin’in tavırlarını çeşitliliğiyle değerlendirmek önemlidir. Çünkü Çin’in çıkarları her zaman Batı ile çatışmıyor; zaman zaman uzlaşma ve ortaklık ihtimalleri de doğabiliyor. Ancak bu denklemin en zorlayıcı kısmı, Pekin’in Rusya ile kurduğu ilişkiler ve Ukrayna savaşına verdiği örtülü destektir. Buna karşılık ABD’nin sert ve konfrontatif yaklaşımı da yeni uzlaşı alanlarını daraltıyor. Tarih bize gösteriyor ki büyük güç rekabetlerinde dengeyi koruyacak olan, soğukkanlılığını kaybetmeyen aktörlerdir.

Add Your Comment