İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim, son dönemde artık yalnızca iki ülke arasındaki ilişkilerle sınırlı bir mesele olmaktan çıkmış durumda. Yaşananlar, bölgesel güvenlik dengelerinin tamamını etkileyen yapısal bir krize dönüşmüş görünüyor. Ortaya çıkan tablo, klasik anlamda bir savaş öncesi saflaşmadan çok, güç gösterisi, caydırıcılık ve belirsizlik üzerine kurulu çok katmanlı bir stratejik mücadeleye işaret ediyor. Söylemler sertleşirken sahadaki adımların sınırlı kalması, tarafların ani bir çatışmadan ziyade uzun soluklu ve kontrollü bir baskı sürecini tercih ettiğini gösteriyor. Bu yönüyle İran–ABD hattında yaşananlar, modern uluslararası ilişkilerde “savaşsız baskı” ve “gri alan stratejileri”nin tipik bir örneği olarak değerlendirilebilir.
ABD’nin İran’a yönelik yaklaşımı, doğrudan askerî müdahaleyi esas alan bir doktrinden çok, baskı ve caydırıcılığı aynı anda kullanan pragmatik bir çizgiye dayanıyor. Washington, askerî gücünü görünür kılarak İran’ın hareket alanını daraltmayı amaçlarken, bu gücü fiilen kullanacağına dair bağlayıcı bir karar almaktan özellikle kaçınıyor. Bu tutum, ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırının hem bölgesel hem de küresel düzeyde yaratacağı ağır maliyetlerin farkında olduğunu gösteriyor.
İran’a karşı doğrudan askerî güç kullanımı, yalnızca iki ülkeyi karşı karşıya getirecek bir çatışma anlamına gelmiyor. Böyle bir senaryo, İran’ın bölge genelinde oluşturduğu vekil güç ağlarını da harekete geçirme potansiyeli taşıyor. Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Körfez’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni istikrarsızlık alanlarının ortaya çıkması ihtimali bu nedenle ciddi biçimde hesaba katılıyor. Bu tablo karşısında ABD, askerî seçeneği masada tutuyor ancak bu seçeneğin fiilen devreye sokulmasını son derece yüksek bir eşik olarak koruyor. Washington’un mevcut politikası, İran’ı sürekli baskı altında tutmak, davranışlarını sınırlandırmak ancak geri dönülmesi zor bir çatışma sürecini başlatmamaya dayanıyor.
Caydırıcılık ve Psikolojik Alanın Önemi
İran’ın dış baskıya verdiği tepki söylem düzeyinde oldukça sert, devlet davranışı düzeyinde ise dikkat çekici biçimde kontrollü. Tahran yönetimi, olası bir saldırıyı varoluşsal bir tehdit olarak tanımlıyor ve buna en sert karşılıkların verileceğini vurguluyor. Buna karşın İran, doğrudan ABD hedeflerini içeren askerî hamlelerden bilinçli şekilde kaçınıyor. Bu ikili tutum, İran’ın caydırıcılığı büyük ölçüde söylem üzerinden kurmaya çalıştığını, fiilî adımları ise sınırlı tuttuğunu gösteriyor.
Bu temkinli yaklaşımın arkasında İran’ın iç siyasi ve toplumsal dengeleri bulunuyor. Ekonomik yaptırımların yarattığı ağır baskı, artan toplumsal hoşnutsuzluk ve rejim içindeki güç dengelerine dair belirsizlikler, Tahran’ın dış politikada yüksek riskli adımlar atmasını zorlaştırıyor. Buna ek olarak, liderlik sonrası döneme ilişkin tartışmalar, karar alma mekanizmalarının daha kolektif ve daha ihtiyatlı işlemesine yol açıyor. İran, bu nedenle dışarıya güçlü bir direnç görüntüsü verirken, içeride rejimin sürdürülebilirliğini riske atacak bir savaştan kaçınmaya çalışıyor.
İran–ABD geriliminde öne çıkan bir diğer boyut ise çatışmanın büyük ölçüde psikolojik ve algısal bir zeminde yürütülmesi. Taraflar, askerî kapasite kadar algı yönetimine de yatırım yapıyor ve belirsizliği bilinçli bir araç olarak kullanıyor. Savaş ihtimalinin sürekli gündemde tutulması, hem iç kamuoylarını konsolide ediyor hem de karşı taraf üzerinde baskı kuruyor. Bu durum, modern çatışma ortamlarında askerî gücün yerini giderek daha fazla algı yönetimi ve stratejik iletişimin almaya başladığını gösteriyor.
Bu psikolojik alan, üçüncü taraf aktörleri de doğrudan etkiliyor. Bölge ülkeleri, ortada net bir savaş kararı olmadığı için pozisyon almakta zorlanıyor ve bu durum genel belirsizliği daha da derinleştiriyor. Belirsizlik taraflara kısa vadede esneklik sağlasa da, yanlış hesaplama riskini de aynı ölçüde artırıyor. Mevcut tablo, kontrollü bir gerilim ile kontrolsüz bir tırmanma arasındaki ince çizgide ilerliyor.
Bölgesel Güç Dengeleri ve Sessiz Aktörler
İran ile ABD arasında yükselen gerilim, yalnızca iki ülke arasındaki bir bilek güreşi değil. Bu tablo, Ortadoğu’daki bütün dengeleri etkileyen ve bölgedeki aktörleri pozisyon almaya zorlayan bir süreci işaret ediyor. Özellikle Körfez ülkeleri, bu gerilimi dikkatle izliyor ve atacakları her adımı ince hesaplarla belirliyor. Çünkü İran ile doğrudan yaşanacak bir çatışmanın, başta ekonomi olmak üzere güvenlikten toplumsal istikrara kadar geniş bir alanda ağır sonuçlar doğurabileceğinin farkındalar.
Körfez ülkeleri için enerji altyapılarının güvenliği hayati önem taşıyor. Petrol tesisleri, limanlar ve deniz ticaret yolları, olası bir çatışmada ilk hedef hâline gelebilecek kırılgan noktalar arasında yer alıyor. Küresel piyasalara entegre ekonomiler, en küçük bir sarsıntıda bile ciddi dalgalanmalar yaşayabiliyor. Bu durum, bölge başkentlerini sert açıklamalardan ve açık saflaşmalardan uzak durmaya itiyor. Aynı zamanda iç istikrar kaygısı da bu temkinli duruşu besliyor. Uzayan bir kriz ya da bölgesel bir savaş, ekonomik sıkıntıları derinleştirebilir ve toplumsal huzursuzluk riskini artırabilir.
Bu nedenle bölgede net bir cepheleşmeden söz etmek zor. Açık ittifaklar, yüksek perdeden açıklamalar ya da doğrudan askerî angajmanlar yerine, daha sessiz ve kontrollü adımlar öne çıkıyor. Perde arkasında yürüyen diplomatik temaslar, sınırlı güvenlik iş birlikleri ve düşük profilli mesajlar, bu dönemin temel karakterini oluşturuyor. Bölgedeki bu sessizlik, edilgenlikten değil, bilinçli bir risk yönetimi anlayışından kaynaklanıyor.
İsrail cephesinde ise tablo biraz daha farklı ama aynı derecede hesaplı ilerliyor. Tel Aviv yönetimi, İran’ı uzun süredir stratejik ve varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. İran’ın nükleer programı ve bölge genelinde vekil aktörler üzerinden kurduğu etki alanı, İsrail açısından temel güvenlik sorunları arasında yer alıyor. Buna rağmen İsrail, tek başına ve kapsamlı bir askerî operasyonun doğurabileceği sonuçların da farkında. Böyle bir adımın, Lübnan’dan Gazze’ye, Suriye’den Kızıldeniz’e kadar geniş bir alanı aynı anda hareketlendirme riski taşıdığı biliniyor.
Bu nedenle İsrail, doğrudan sahaya inmeyi tercih etmiyor. Bunun yerine ABD’nin İran üzerindeki baskıyı artırmasını teşvik eden bir çizgi izliyor. Diplomatik temaslar, istihbarat paylaşımı ve Washington üzerindeki siyasi etki, bu stratejinin temel araçları olarak öne çıkıyor. İsrail, çatışmanın ön saflarında görünmek yerine, karar süreçlerinde etkili olmayı daha güvenli bir yol olarak görüyor. Böylece hem caydırıcılığını koruyor hem de bölgesel bir savaşın doğrudan tarafı olmanın getireceği ağır bedellerden kaçınmaya çalışıyor.
Türkiye’nin Denge Arayışı ve Stratejisi
Türkiye, İran–ABD geriliminin yeniden tırmandığı bu süreçte klasik ittifak refleksleriyle hareket etmekten özellikle kaçınan, çok boyutlu ve temkinli bir denge politikası izliyor. Ankara’nın yaklaşımı ne yalnızca ABD ile ilişkilerdeki yapısal bağlara ne de İran’la olan komşuluk ilişkisine indirgenebilir. Türkiye’nin temel hedefi, belirsizliği yönetilebilir kılmak, krizleri kendi dış politika manevra alanını genişletecek şekilde konumlandırmak ve bölgesel çatışmaların doğrudan tarafı hâline gelmeden diplomatik hareket alanını korumak olarak öne çıkıyor.
Bu çerçevede Türkiye, İran’a yönelik olası bir askerî müdahaleye açık ya da örtük destek vermekten bilinçli şekilde uzak dururken, Tahran’ın bölgesel nüfuzunu sınırsız biçimde artırmasına da mesafeli yaklaşıyor. Ankara açısından mesele, İran’ın güçlenmesi ya da zayıflaması değil, ortaya çıkabilecek kontrolsüz güç boşlukları, derinleşen vekâlet savaşları ve bölgesel istikrarsızlığın Türkiye’ye yansıma ihtimali. Irak, Suriye ve Güney Kafkasya tecrübeleri, Türkiye’nin bu tür kırılgan dengelere neden temkinli yaklaştığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Öte yandan Türkiye’nin NATO üyesi olması ve ABD ile süregelen güvenlik iş birliği, Ankara’nın tamamen tarafsız bir pozisyon almasını da doğal olarak sınırlıyor. Ancak bu durum, Türkiye’yi otomatik olarak Washington’un bölgesel askerî ajandasının bir parçası hâline getirmiyor. Son yıllarda Türk dış politikasında öne çıkan eğilim, ittifak ilişkilerini daha esnek, durumsal ve çıkar temelli bir çerçevede yeniden tanımlamak yönünde. İran–ABD gerilimi bağlamında da bu yaklaşım, yüksek sesli tutumlardan kaçınma, diplomatik kanalları açık tutma ve kriz yönetiminde arabuluculuk kapasitesini koruma şeklinde kendini gösteriyor.
Türkiye’nin coğrafi konumu, onu ister istemez güvenlik, enerji ve göç başlıklarında bu gerilimden etkilenebilir bir aktör hâline getiriyor. Özellikle Hürmüz Boğazı merkezli bir kriz senaryosu, enerji arz güvenliği açısından Türkiye’yi dolaylı ama ciddi sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. Buna ek olarak İran’da yaşanabilecek bir siyasal istikrarsızlık ya da rejim içi güç mücadelesinin sertleşmesi, Türkiye sınırlarına doğru yeni düzensiz göç hareketlerini tetikleyebilir.
Türkiye açısından bir diğer önemli risk alanı, bölgesel aktörlerin farklı cephelerde pozisyon almasıyla ortaya çıkabilecek çoklu kriz ihtimalleri. Körfez ülkelerinin ABD ile daha uyumlu hareket etmesi, İsrail’in İran’a yönelik güvenlik algısını sertleştirmesi ve Rusya’nın bu denklemde kendi çıkarlarını korumaya yönelik hamleleri, Türkiye’nin denge politikasını daha karmaşık bir hâle getiriyor. Bu çok aktörlü yapı içinde atılacak küçük bir diplomatik adımın bile büyük stratejik sonuçlar doğurabilmesi, Ankara’nın manevra alanını daraltan bir başka unsur olarak öne çıkıyor.
Türkiye’nin İran–ABD geriliminde benimsediği denge stratejisi, kısa vadede çatışmanın dışında kalmayı ve diplomatik esnekliği korumayı mümkün kılıyor. Ancak gerilimin askerî bir safhaya evrilmesi hâlinde bu stratejinin sürdürülebilirliği ciddi biçimde sınanacaktır. Ankara’nın önündeki temel mesele, ne tamamen edilgen bir bekleme pozisyonuna savrulmak ne de büyük güç rekabetinin sert eksenlerinden birine angaje olmaktır. Asıl ihtiyaç, kriz derinleşirken Türkiye’nin kendi güvenlik önceliklerini koruyacak ve bölgesel istikrarı önceleyecek bir stratejik aklı devrede tutabilmektir.
Sonuç: Eşiğin Gölgesinde Güç, Algı ve Bölgesel Kırılganlık
İran–ABD gerilimi bugün artık yalnızca iki ülke arasındaki klasik bir güç mücadelesi olarak okunamaz. Ortaya çıkan tablo, askerî kapasitenin ötesinde algı yönetimi, stratejik belirsizlik ve çok aktörlü bölgesel dengelerin iç içe geçtiği karmaşık bir güvenlik krizine işaret ediyor. Taraflar arasında doğrudan bir savaş ihtimali hâlen sınırlı görünse de, krizin dinamikleri kontrolsüz bir tırmanma riskinin giderek arttığını gösteriyor. Bu durum, yanlış hesaplamaların ve karşılıklı niyet okuma hatalarının bölgesel istikrar açısından ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha hatırlatıyor.
Mevcut gerilim, caydırıcılık ile belirsizlik arasındaki çizginin giderek silikleştiği bir aşamaya ulaşmış durumda. ABD’nin baskı ve güç gösterisine dayalı yaklaşımı ile İran’ın asimetrik kapasitelere yaslanan direniş stratejisi, tarafların doğrudan çatışmadan kaçınırken aynı zamanda birbirini sınamaya devam ettiği kırılgan bir denge yaratıyor. Ancak bu denge, bölgesel cephelerin genişliği ve vekâlet unsurlarının çokluğu nedeniyle geçmiş krizlere kıyasla çok daha hassas. Ortaya çıkan tablo, istikrarlı bir statükodan çok, sürekli test edilen ve yüksek risk barındıran geçici bir ara durumu yansıtıyor.
Bölgesel aktörler açısından bakıldığında, İran–ABD gerilimi yalnızca güvenlik politikalarını değil, uzun vadeli stratejik konumlanmaları da doğrudan etkiliyor. Körfez ülkelerinin güvenlik mimarilerini yeniden şekillendirme çabaları, İsrail’in önleyici güvenlik yaklaşımını sertleştirmesi ve Rusya’nın dengeleyici rolünü kendi çıkarları doğrultusunda esnek biçimde kullanması, krizin bölgesel bir çatışma alanına dönüşme ihtimalini canlı tutuyor. Bu çok katmanlı yapı, gerilimi yalnızca askerî bir mesele olmaktan çıkararak enerji güvenliği, ekonomik kırılganlıklar ve toplumsal istikrar gibi alanlara da taşıyor.
Bu çerçevede belirsizlik stratejisi, kısa vadede taraflara esneklik sağlasa da uzun vadede yönetilmesi zor bir risk alanı yaratıyor. Kriz derinleştikçe belirsizlik, bilinçli bir tercih olmaktan çıkıp aktörlerin kontrol kapasitesini aşan yapısal bir soruna dönüşebilir. Diplomatik iletişimin zayıfladığı ve askerî reflekslerin öne çıktığı senaryolarda, belirsizlikten beslenen caydırıcılık mekanizmaları hızla etkisini kaybedebilir. Bu noktada küçük bir kriz, öngörülemeyen zincirleme tepkilerle bölgesel bir çatışmaya evrilebilir.
Sonuç olarak İran–ABD gerilimi bugün, güç gösterilerinden çok algıların, niyet okumalarının ve stratejik hesap hatalarının belirleyici olduğu bir eşik durumunu temsil ediyor. Bu eşiğin aşılması, tarafların bilinçli bir tercihinden ziyade, yanlış hesapların birikimli etkisiyle gerçekleşebilir. Bölgesel ve küresel aktörler açısından asıl mesele, krizi yönetilebilir bir gerilim seviyesinde tutabilmek ve belirsizliğin kontrol kaybına dönüşmesini engelleyebilmektir. Aksi hâlde Ortadoğu, bir kez daha kimsenin tam olarak istemediği ancak herkesin bedelini ödeyeceği uzun ve maliyetli bir istikrarsızlık döngüsüne sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

