ABD– Kuzey Kore İlişkilerinde Yeni Denge Arayışı
2025 yılı itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri ile Güney Kore arasında Kuzey Kore meselesinde yeniden “diyalog temelli” bir yaklaşımın öne çıktığı görülmektedir. ABD Başkanı Donald Trump, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile bir araya gelme niyetini defalarca dile getirirken, Savunma Bakan Yardımcısı Elbridge Colby de geçtiğimiz yıl yaptığı açıklamada önceliğin “Kuzey Kore’nin kıtalararası balistik füze menzilini sınırlandırmak” olduğunu ifade etmiştir. Bu açıklamalar, Washington’un Pyongyang’la yeni bir müzakere sürecine girmek istediğini açıkça göstermektedir.
Ağustos 2025 tarihinde yapılan ABD-Güney Kore zirvesinde Seul yönetimi de bu sürece destek vermiştir. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae-myung, Trump’tan Kore Yarımadası’nda kalıcı barışın sağlanması için arabulucu rolü üstlenmesini istemiştir. Zirvenin ardından iki taraf, Kuzey Kore’nin nükleer silahsızlanmasının kademeli bir şekilde gerçekleştirilmesi konusunda mutabakata varmıştır.
Bu açıklamaların hemen ardından Kuzey Kore, modernize edilmiş füze üretim tesislerini basına göstermiş ve yeni uzun menzilli füze denemeleriyle Washington’a doğrudan mesaj vermiştir. 4 Eylül 2025 tarihinde Kim Jong-un’un Pekin’e giderek Çin lideri Şi Cinping ile görüşmesi, bölgesel güç dengeleri açısından dikkat çekici olmuştur.
2021 yılında düzenlenen 8. Parti Kongresi’nde Kim Jong-un, dış politikada “güç dengesine dayalı” bir strateji belirlemiştir. “Güce güçle, iyi niyete iyi niyetle” anlayışı, Pyongyang’ın temel dış politika mottosu hâline gelmiştir. Bu stratejiye göre uluslararası sistem, ilerici güçlerle emperyalist güçlerin mücadelesinden ibarettir.
Rusya-Ukrayna Savaşı, bu anlayışı yeniden canlandırmıştır. 2023 yılında Putin ile yapılan zirvede askerî iş birliğinden, hatta asker gönderimine kadar uzanan yeni bir dönem başlamıştır. Aynı yıl Kim Jong-un, Pekin’de yapılan askerî geçit törenine Putin’le birlikte katılarak Çin’le de ekonomik temaslarını güçlendirmiştir.
Pyongyang’ın bugünkü diplomasi anlayışı, bir yandan Moskova ve Pekin ekseninde ittifak diplomasisine, diğer yandan Washington’daki iç dinamikleri yakından takip eden esnek bir denge politikasına dayanmaktadır. Trump’ın yeniden göreve dönmesiyle Kuzey Kore, bu iki hattı birlikte kullanmak istemektedir. Bir yandan Çin ve Rusya ile yakın durarak kendi güvenliğini tahkim etmek, diğer yandan da ABD’nin bölgesel önceliklerini test etmek.
Kuzey Kore, geçmişte olduğu gibi bugün de masaya hep güçlü oturmak istiyor. Füze denemeleri, diplomatik hamleleri ve Çin’le kurduğu temaslar bu stratejinin parçalarıdır. Pyongyang, nükleer silahsızlanmayı değil, nükleer statüsünün meşruiyetini hedefliyor. ABD ve Güney Kore için bu durum yeni bir sınav anlamına geliyor.
Gerçek şu ki Kore Yarımadası’nda barış hâlâ bir olasılıktan ibaret görülebilir. Ancak bu olasılığın gerçeğe dönüşmesi, yalnızca diplomatik jestlerle değil, güç dengesiyle desteklenen gerçekçi bir stratejiyle mümkün olabilir.
Kuzey Kore’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne sunduğu talepler, ilk bakışta diplomatik bir açılım gibi görünse de aslında oldukça karmaşık bir stratejik hesap içermektedir. Pyongyang, ABD’den Güney Kore’de bulunmayan nükleer silahların çekilmesini ve Amerikan askerlerinin tamamen ülkeden ayrılmasını talep ediyor. Bu istek, yüzeyde barış çağrısı gibi görünse de gerçekte Washington’un bölgedeki güvenlik mimarisini zayıflatmayı amaçlıyor.
Donald Trump, ilk başkanlık döneminde “ABD askerlerini Güney Kore’den tamamen çekmek” fikrini dile getirmiştir; ancak bu konuyu ikinci döneme bırakmıştır. Şimdi ise aynı tartışma yeniden gündemdedir. Trump yönetiminin Pyongyang’la bir anlaşmaya varmak adına Güney Kore’deki askerî varlığından taviz verebileceği öngörülebilir. Washington yönetimi, 2025 yılı itibarıyla Asya’daki askerî varlığını gözden geçiriyor ve Çin’i caydırmaya odaklı yeni bir güvenlik doktrini üzerinde çalışıyor. Bu da Kore Yarımadası’ndaki Amerikan askerî dengesinin yeniden şekillenebileceği anlamına geliyor.
Pyongyang’ın büyük ölçekli silahsızlanma önerileri, getireceğinden çok daha fazla risk barındırabilir. Böyle bir taviz, Güney Kore ile ABD arasındaki güvenlik iş birliğini zayıflatabilir, müttefik dayanışmasını baltalayabilir ve Japonya’nın da ABD’ye duyduğu güveni sarsabilir. Amerika için bu durum sadece askerî bir kayıp değil, aynı zamanda stratejik bir itibar kaybı anlamına gelebilir.
Dolayısıyla Washington’un yapması gereken şey, Kuzey Kore’nin bu tür radikal önerilerini müttefikleriyle koordinasyon içinde karşılamaktır. ABD’nin Seul ve Tokyo ile yakın diplomatik temas hâlinde olması, bu tekliflerin yaratabileceği bölünmeleri engellemek açısından kritik öneme sahiptir. Özellikle Japonya’nın güvenlik endişeleri, bölgesel caydırıcılığın devamı için göz ardı edilmemelidir.
Kuzey Kore’nin “negatif güvenlik garantisi” talebi, yani ABD’nin nükleer silah kullanmamayı taahhüt etmesi kulağa barışçıl gelse de uzun vadede bölgedeki güç dengesini ciddi biçimde sarsabilir. ABD böyle bir adım atarsa, müttefiklerine yönelik genişletilmiş caydırıcılık mekanizmasının en önemli ayağı ortadan kalkabilir. Nükleer caydırıcılığın zayıflaması, Pyongyang’ın risk alma kapasitesini artırır ve olası bir nükleer tırmanmayı daha muhtemel hâle getirir.
Bu nedenle ABD’nin ve Güney Kore’nin önceliği, Kuzey Kore’nin iddialı silahsızlanma önerilerine teslim olmak değil, ortak savunma kapasitesini güçlendirmek olabilir. Washington ve Seul, Kuzey Kore’nin hareketli füze sistemlerini tespit etmek, balistik tehditleri izlemek ve savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için ortak bir erken uyarı mekanizması kurabilir. Japonya’nın da bu sürece dâhil olması, üçlü bir savunma bloğunun etkinliğini artırabilir.
Pyongyang’ın diplomatik dili her ne kadar “barış” kavramı etrafında şekillense de temelde stratejik bir güç mücadelesi yatıyor. Kim Jong-un yönetimi, dış politikada “güçle denge” anlayışını sürdürüyor. Bu bağlamda Kuzey Kore’nin gelecekte de “radikal” ve “maksimalist” taleplerle müzakere masasına oturması beklenebilir.
Buna karşılık ABD’nin Pyongyang’ı daha pragmatik ve gerçekçi bir tutum benimsemeye teşvik etmesi gerekebilir. Örneğin Rusya-Ukrayna Savaşı’nın bitmesiyle Moskova’nın Pyongyang üzerinde yeniden diplomatik nüfuz kurması olasıdır. Eğer Rusya, Kuzey Kore’yi ABD ile diyalog kurmaya teşvik ederse bu durum Kim yönetimi açısından iç kamuoyuna “meşru bir dış politika açılımı” olarak sunulabilir.
Pyongyang, geçmişte olduğu gibi ideolojik dogmalara ve aşırı güvenlik kaygılarına sıkı sıkıya bağlı kalabilir. Bu durumda müzakerelerin yeniden başarısızlığa uğrama ihtimali yüksektir. Böyle bir senaryoda Çin’in tutumu belirleyici olacaktır.
Eğer Pekin, Kuzey Kore’nin nükleer silahsızlanması konusunda Washington’la geçmişten gelen diyalog zeminini canlandırırsa Kore Yarımadası’ndaki süreç olumlu yönde ilerleyebilir.
Rusya-Kuzey Kore yakınlaşmasının zayıflaması durumunda Pekin’in Pyongyang üzerindeki etkisi yeniden artabilir. Bu senaryoda Çin, Kuzey Kore’ye ekonomik ve diplomatik destek sağlayarak onun nükleer faaliyetlerini dolaylı biçimde teşvik edebilir. Bu durum, yalnızca Kore Yarımadası değil, tüm Doğu Asya güvenliği için ciddi bir tehdit anlamına gelir. Dolayısıyla Washington ve Seul, Çin faktörünü ihmal edilmemesi gereken bir değişken olarak ele almak zorundadır.
Kuzey Kore’nin “silahsızlanma” adı altında sunduğu öneriler gerçeklikten uzak olsa da müttefikler arasında bölünme yaratma potansiyeline sahiptir. ABD ve Güney Kore’nin önceliği, güçlü caydırıcılığı koruyarak diyalog kanallarını açık tutmak olabilir.
Kuzey Kore’nin “güç dengesi” anlayışı, aslında nükleer tırmanma riskini daima içinde barındırıyor. Bu nedenle denuclearization, yani tam silahsızlanma hedefi şimdilik uzak görünse de sürekli ve stratejik bir diyalog yürütülmesi şarttır. Diyalog, bir uzlaşmadan çok kriz yönetiminin en etkili aracı olarak görülmelidir.
Sonuç olarak Kore Yarımadası’nda barışın inşası, ancak güç dengesiyle desteklenen akılcı bir diplomasinin ürünü olabilir. Washington’un yapması gereken, taviz vermek değil; dengeleri koruyarak Pyongyang’ı diyalogda tutmaktır.

