ABD’nin İran Stratejisi: Caydırıcılık ve Savaş Arasında
İran, mevcut aşamada iç baskıların dış tehditlerle kesiştiği, değişen bölgesel ve uluslararası konjonktürün içinde karmaşık bir süreçten geçmektedir. Bu tablo, merkezi bir soruyu gündeme getirmektedir: Amerika Birleşik Devletleri fiilen İran’a karşı topyekûn bir savaş mı hedefliyor, yoksa yaşananlar karmaşık bir siyasi baskı ve psikolojik harp çerçevesinde mi değerlendirilmelidir?
Geçtiğimiz yıllar boyunca İran; Orta Doğu’da başta Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah ve Suriye rejimiyle kurduğu sıkı ittifak olmak üzere, çeşitli hareketleri ve silahlı güçleri destekleyerek dolaylı bir bölgesel nüfuz stratejisi benimsemiştir. Bu bölgesel ağ, “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan ve İran’a coğrafi sınırlarının ötesinde stratejik bir derinlik sağlayan yapıyı oluşturmuştur.
Ancak son gelişmeler, bu eksenin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde zayıflamasına yol açmıştır. Gazze savaşının ardından İsrail —doğrudan ABD ve Batı desteğiyle— Hamas’a ağır darbeler indirerek örgütün askeri ve idari kapasitesini kısıtlamayı başarmıştır. Bunu, Lübnan sahasındaki İsrail tırmanışı izlemiş; Hizbullah’ın üst düzey lider kadrosunun hedef alınması ve nihayetinde Genel Sekreter Seyyid Hasan Nasrallah’ın suikasta uğramasıyla sonuçlanmıştır. Bu durum, İran’ın en önemli bölgesel kollarından birine indirilmiş doğrudan bir stratejik darbe niteliği taşımaktadır.
Aynı bağlamda, Tahran’ın stratejik müttefiki Beşşar Esed rejiminin devrilmesi, bölgesel güç dengelerinde kırılma noktası teşkil eden bir dönüşümü temsil etmiştir. Bu olay, İran’ın Biladü’ş-Şam (Levant) bölgesindeki nüfuzunu felç etmiş ve İran’ın bölgedeki varlığını güçlendirmek için kullandığı ikmal ve destek hatlarını çökertmiştir. Bu hızlı gelişmelerin sonucunda İran’ın nüfuzu büyük ölçüde kendi ulusal sınırları içerisine hapsolmuş, bu da devleti doğrudan baskı ve hedef alınmaya karşı daha savunmasız hale getirmiştir.
Bu stratejik açığa çıkışın arka planında, İran-İsrail ilişkileri doğrudan bir askeri gerilime sahne olmuş; on iki gün süren sınırlı bir savaş yaşanmıştır. Bu süreçte İran’ın nükleer tesislerini hedef alan doğrudan ABD müdahalesi gerçekleşmiş ve bu durum, çatışmanın topyekûn bir savaşa evrilmeden sona ermesine katkı sağlamıştır. Söz konusu müdahale, ABD’nin geniş çaplı bir çatışmaya girmek yerine, sınırlı saldırılar ve caydırıcı mesajlara dayalı yaklaşımının doğasını yansıtmaktadır.
Dahili düzlemde ise İran; ulusal paranın eşi görülmemiş değer kaybı, yüksek enflasyon oranları ve vatandaşların alım gücünün düşmesiyle kendini gösteren boğucu bir ekonomik krizle karşı karşıyadır. Bu duruma, geçim şartları ve siyasi koşulları protesto eden geniş çaplı halk gösterilerinin eşlik etmesi, rejimin iç yapısındaki kırılganlığı artırmıştır. Bu şartlar altında İran kendisini çift taraflı bir baskı altında bulmaktadır: Derinleşen bir iç kriz ve artan dış tehditler.
Bu çerçevede, ABD’nin yakın gelecekte İran’a karşı topyekûn bir savaş başlatma ihtimali sınırlı görünmektedir. Washington; başta Ukrayna savaşı, Rusya ile bağlantılı gerilimler, Venezuela ve diğer bölgelerdeki karmaşık dosyalar olmak üzere çok sayıda stratejik meşguliyetle karşı karşıyadır. Bu durum, yeni ve geniş çaplı bir askeri cephe açmayı siyasi ve askeri açıdan maliyetli bir seçenek haline getirmektedir. Dolayısıyla ABD’nin —İsrail ile koordineli olarak— rejimi zayıflatmak ve stratejik tavizler vermeye zorlamak amacıyla, iktidar hiyerarşisindeki hassas merkezleri veya askeri ve nükleer altyapıyı hedef alan seçici saldırılarla yetinmesi muhtemeldir.
Sonuç olarak İran rejiminin; ekonomik, siyasi ve stratejik açıdan ileri derecede bir bitkinlik aşamasına geldiği söylenebilir. Bu durum, iç baskıların geniş çaplı bir dış tırmanışla eş zamanlı gerçekleşmesi halinde rejimin uzun süre direnme kapasitesini azaltmaktadır. Bu veriler ışığında Tahran’ın, önümüzdeki dönemde rejimin bekasını tehdit edebilecek topyekûn bir savaşın yıkımından kaçınmak amacıyla, daha esnek bir politika izlemeye ve hesaplanmış tavizler vermeye yönelebileceği değerlendirilmektedir.

