Birleşmiş Milletler (BM) sisteminin 80. yılına girerken, küresel yönetişim mimarisi 1945’teki kuruluşundan bu yana en derin meşruiyet krizini yaşamaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası küresel barışı sağlamak ve düzeni korumak üzere tasarlanan bu yapı, günümüzün politik krizlerinde ve birbirini tetikleyen çoklu krizlerde trajik bir biçimde yetersiz kalmaktadır. Ukrayna’daki konvansiyonel işgalin durdurulamaması, Filistin’de yaşanan insanlık dramına karşı sistemin felç olması ve yapay zekâ gibi yeni nesil küresel tehditlere yanıt verememesi, BM reformu arayışlarını diplomatik bir tercihten öte “ahlaki bir zorunluluk” haline getirmiştir. 2024 yılında düzenlenen “Geleceğin Zirvesi” (Summit of the Future) ile başlayan ivme, 2025 yılını küresel yönetişimi canlandırmak için bir şans olarak öne çıkarmaktadır. Ancak bu canlanmanın önündeki engel, sistemin yapısaldır ve reformun merkezi olan BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) kendisinden kaynaklanmaktadır.
Güvenlik Konseyi
Reform tartışmalarının merkezinde, sistemin en işlevsiz, ancak en güçlü organı olan Güvenlik Konseyi yer almaktadır. Güvenlik Konseyi’nin mevcut yapısı, 1945’in sömürgeci dönemine ait güç asimetrilerini ve hiyerarşik düzenini yansıttığı için günümüzün jeopolitik gerçeklerine aykırı düşen, zamanı geçmiş bir modeldir. Şu anki küresel düzende yer alan ve bölgesinde önemli bir konuma sahip olan Hindistan gibi ülkeler nüfusu, askeri gücü ve nükleer kapasitesiyle Güvenlik Konseyi’nde bulunmaması bir haksızlık göstergesidir. Benzer şekilde, koca bir kıta olan Afrika’nın veya Latin Amerika’nın daimi temsilcisinin bulunmaması, Konsey’in küresel gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu göstermektedir.[1] Ancak reformun önündeki asıl engel, bu temsil adaletsizliğinden çok, P5 (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) olarak bilinen daimi üyelerin sahip olduğu veto hakkıdır. Bu veto hakkı, küresel barış ve güvenliği tesis etmesi gereken daimi üyelerin jeopolitik çıkarlarının korunması garantisi haline gelmiştir. P5’in daimi üyeliğinin ve veto gücünün kaldırılması dışında herhangi bir anlamlı reform mümkün değildir.[2] Veto hakkını kısıtlamak veya yeni daimi üyeler eklemek gibi kısmi değişikliklerin, BM’nin temel değerleriyle uyumsuz ve “performanstan ibaret” kalacağı savunulmaktadır. Nitekim P5 ülkelerinin kendi ayrıcalıklarından vazgeçeceği bir “uzlaşı modelinin” (consensus model) mümkün olmadığı, böyle bir beklentinin reformu süresiz olarak ertelemek anlamına geleceği belirtilmektedir.[3]

Bu P5 direnişi, artık yeni ve güçlü bir dinamikle karşı karşıyadır: Küresel Güney’in yükselen iradesi. Asya, Afrika, Latin Amerika ve Arap dünyası, artık kolektif kaderlerini şekillendiren kararlarda göz ardı edilmek istememektedir. Bu yeni talep dalgası, reform tartışmasını BMGK’daki koltuk sayısının ötesine taşımıştır. Artık talep edilen, sadece yapısal bir değişiklik değil, “adil bir küresel yönetişim” ve “insan merkezli çok taraflılık” ilkelerine dayalı yeni bir felsefedir. Küresel Güney, 1945 düzeninin kendilerine dayattığı rolü reddetmektedir.
Türkiye’nin pozisyonu da bu noktada öne çıkmaktadır. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Ekim 2025’te yaptığı bir açıklamada, Filistin’deki insanlık dramına doğrudan atıfta bulunarak BMGK reformunun aciliyetini vurgulamış ve Türkiye’nin bu yöndeki çabaları desteklediğini belirtmiştir. Bu yaklaşım, soyut bir reform talebini, Gazze ve Ukrayna gibi sahadaki somut krizlerle ilişkilendirerek, mevcut sistemin ahlaki ve işlevsel yetersizliğini ortaya koymaktadır.
BMGK’nın P5 vetosuyla kilitlendiği ve Küresel Güney’in değişim için baskı yaptığı bu denklemde çıkış yolu nedir?
Analistler iki alternatif senaryo üzerinde durmaktadır. İlk ve en gerçekçi görünen yol: Reformu BMGK’nın içinden değil, BM Genel Kurulu (BMGK) üzerinden zorlamak. Bu yaklaşıma göre, BMGK’da uzlaşı imkansız olduğu için, reformun BM Genel Kurulu’nun iradesiyle yönetilmesi gerekmektedir. Anlaşmazlıklara rağmen, Genel Kurul’da üçte iki çoğunluğun (193 üyenin 129’u) desteğini alabilecek “gerçekçi” bir modelin zorlanması gerektiği savunulmaktadır.[4] Bu modelin hedefi sadece Konsey’i daha temsili değil, aynı zamanda daha etkin kılmak olmalıdır.
İkinci ve daha radikal öneri ise: Eğer BMGK reformu P5 engeli nedeniyle imkansızsa, o zaman Konsey baypas edilmeli ve doğrudan Genel Kurul’un kendisi güçlendirilmelidir. Bu öneri, BMGK’nın etkisizliğini kabul edip, alternatif olarak karar alma ve eylem gücüne sahip çok daha güçlü bir BM Genel Kurulu seçeneğinin ciddi olarak tartışılmasını içermektedir.[5]

Sonuç
Sonuç olarak, Birleşmiş Milletler 80. yılında, 1945’ten bu yana en kritik yol ayrımındadır. Jeopolitik parçalanma ve politik krizler, sistemi ya anlamlı bir reforma ya da tam bir işlevsizliğe ve itibarsızlaşmaya doğru itmektedir. P5’in 1945 statükosunu koruma inadı, Küresel Güney’in “adil yönetişim” talebiyle şiddetli bir şekilde çarpışmaktadır. Filistin ve Ukrayna gibi temel barış ve güvenlik krizlerinde meşruiyetini tamamen yitiren BMGK reforme edilemezse, küresel yönetişimin ağırlık merkezi kaçınılmaz olarak BM dışındaki alternatif platformlara (BRICS, G20 veya bölgesel bloklar gibi) kayacaktır. Önümüzdeki süreç, Birleşmiş Milletler’in sadece yapay zekâ veya iklim değişikliği gibi 21. yüzyılın yeni tehditlerine değil, aynı zamanda kendi “sömürgeci dönem” mirasından kaynaklanan adalet krizine de yanıt verip veremeyeceğini gösterecek kritik bir sınav niteliğindedir.
Kaynakça
[1] Sukehiro Hasegawa, Kerstin Leitner ve Georgios Kostakos, “Security Council Reform: When and How It Can Be Done”, https://passblue.com/2025/01/14/security-council-reform-when-and-how-it-can-be-done/, (Erişim Tarihi 26 Eylül 2025).
[2] Dr Jennifer Parlamis, “Meaningful UN Security Council Reform Requires Aligning Principles and Practices”, https://www.gcsp.ch/sites/default/files/2025-02/In%20Focus_Jennifer%20Parlamis_Final_.pdf, (Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025).
[3] Ellen Johnson Sirleaf, “UN Security Council reform is possible, and the General Assembly must lead the way”, https://theelders.org/news/un-security-council-reform-possible-and-general-assembly-must-lead-way, (Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025).
[4] Aynı yer.
[5] Aynı yer.

