19-23 Ocak 2026’ta Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu (WEF), klasik diplomasi tarihinin belki de en sıra dışı ve tartışmalı sahnelerinden birine tanıklık etti. ABD Başkanı Donald Trump ve ekibinin “Yeni Gazze” (New Gaza) başlığıyla sunduğu vizyon, on yıllardır süregelen Filistin meselesini siyasi bir hak arayışından ziyade devasa bir gayrimenkul geliştirme projesi olarak yeniden tanımlıyor.
İki yıl süren çatışmaların ardından yapıların neredeyse tamamının yıkıldığı bir enkaz üzerinde yükselmesi planlanan bu “Ortadoğu Rivierası” hayali, mimari bir vizyon olarak sunulmakla birlikte; bölgedeki güç dengelerini, egemenlik anlayışını ve insani yardım mekanizmalarını köklü biçimde etkileyecek bir jeopolitik mühendislik girişimidir.
Ortadoğu’nun Rivierası Söylemi
Trump yönetiminin 2026 Davos zirvesinde, estetik bir illüzyonla bezeli dijital simülasyonlar eşliğinde sunduğu “Yeni Gazze” vizyonu bölgenin tarihsel trajedisini bir yatırım fırsatına dönüştürme iddiasını taşıyor. 25 milyar dolarlık bir başlangıç sermayesiyle kurgulanan bu model, literatürde “felaket kapitalizmi” olarak adlandırılan sürecin en somut ve en cüretkâr örneğidir.
Planın mimarı Jared Kushner’ın (Başkan Trump’ın damadı ve eski başdanışmanı) sunumunda kristalleşen “Dubai Modeli”, Akdeniz’in en stratejik kıyı şeritlerinden birini, yerel sosyolojisinden arındırılmış, pürüzsüz bir ticaret ve lüks tüketim vahasına dönüştürmeyi vaat ediyor. Ancak bu parıltılı gökdelenlerin gölgesinde yatan asıl soru, projenin insani bir kalkınma hamlesi mi yoksa coğrafi bir tasfiye operasyonu mu olduğudur.
Kıyı şeridine serpiştirilen 180 adet yüksek katlı bina ve yapay zekâ destekli akıllı şehir kompleksleri, Gazze’nin yıkıntılarını bir “tabula rasa” (boş levha) olarak kabul etmektedir. Trump’ın “Ben özünde bir emlakçıyım ve emlak söz konusu olduğunda her şey konumla ilgilidir” beyanı, bu projenin ontolojik zeminini açıklar: Gazze, ulusal bir kimliğin veya direnişin kalesi değil; konumu itibarıyla yüksek getiri potansiyeline sahip bir gayrimenkul portföyüdür.
Bu perspektif, Gazze’nin deniz yetki alanlarındaki enerji rezervlerinden, stratejik liman imkanlarına kadar geniş bir ekonomik spektrumu “mülkiyet hakları” parantezine almaktadır. Özellikle planın merkezinde yer alan “Yeni Rafah” bölgesi, 100 binden fazla kalıcı konut ve 200 eğitim merkeziyle bir “refah vaadi” sunarken, aslında bölge nüfusunu kontrol edilebilir, standardize edilmiş ve siyasi taleplerinden arındırılmış bir “kentli sınıfa” dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
En kritik nokta ise bu kentsel tasarımın arkasındaki derin egemenlik transferidir. Geleneksel diplomasi, Filistin meselesini “toprak karşılığı barış” (land for peace) formülüyle çözmeye çalışırken; Trump doktrini, “ekonomik refah karşılığı siyasi haklar” takasına dayanan hibrit bir model sunmaktadır.
Modelde Filistinliler, kendi kaderini tayin etme (self-determination) hakkına sahip siyasi özneler olmaktan çıkarılıp; sisteme uyum sağlaması gereken “nüfus unsurları”, “teknik işgücü” veya “potansiyel tüketiciler” olarak yeniden tanımlanmaktadır. Yani proje, Gazze’yi siyasi, kültürel ve tarihi derinliğinden kopararak onu sadece yatırım yapılabilir bir mülk haline getirmeyi hedeflemektedir.
Planın “Hamas sonrası” dönem için öngördüğü yönetim şeması da bu ticari mantığı doğrulamaktadır. Filistin Devleti’nin egemenlik parametreleri yerine, teknokratlardan oluşan bir komite ve Gazze Barış Kurulu’nun denetimindeki bir idari yapı öngörülmektedir. Bu, Gazze’nin bir devletin parçası olmaktan ziyade, küresel sermayenin ve bölgesel güçlerin (İsrail, BAE, Suudi Arabistan, Türkiye vd.) ortaklaşa yönettiği “özel bir ekonomik bölge” statüsüne geriletilmesidir. Jared Kushner’in sunumunda vurgulanan veri merkezleri, sanayi parkları ve turizm kompleksleri, bölgeyi küresel tedarik zincirine eklemlerken; siyasi çözümü ekonomik barış illüzyonuna feda etmektedir.
Ancak bu Dubai simülasyonu, bölgenin tarihsel hafızasını ve demografik gerçekliğini göz ardı etmektedir. Lüks gökdelenlerin ve Akdeniz Rivierası konseptinin, iki yıl süren ağır yıkımın ardından gelen bir toplumda nasıl bir sosyal karşılık bulacağı meçhuldür. Eğer bu devasa binalar, yerel halkın mülkiyet haklarını güvence altına almayan ve onları sadece gözetim altındaki sakinler konumuna düşüren bir yapıya bürünürse; Yeni Gazze, Ortadoğu’nun Rivierası yerine, modern dünyanın en pahalı ve yüksek teknolojili “açık hava hapishanesine” dönüşme riski taşımaktadır.
Barış Kurulu ve Çok Taraflılığın Kurumsal Dönüşümü
Trump yönetiminin “Yeni Gazze” vizyonunu hayata geçirmek amacıyla 22 Ocak 2026’da Davos’ta temellerini attığı Gazze Barış Kurulu (Board of Peace – BoP), bir yeniden inşa mekanizması olarak sunulmakla birlikte; uluslararası hukuk ve yönetişim literatüründe “post-Westfalyan” bir kırılmaya işaret eden radikal bir yönetim modeli niteliği taşımaktadır.
59 ülkenin katılımıyla kurgulanan bu yapı, BM’nin hantal ve veto kilitlenmeleriyle malul geleneksel mekanizmalarını ortadan kaldırarak; güvenlikten kamu yönetimine, silahsızlanmadan enerji ihalelerine kadar devasa bir alanı denetleme yetkisine sahiptir. Bu yönüyle BoP, küresel yönetişimin kural temelli yapısından, büyük güçlerin ve finansal aktörlerin domine ettiği hızlı, sonuç odaklı ve sermaye destekli ad-hoc (geçici/duruma özel) yapılara evrildiğinin en net göstergesidir.
Kurumsal dönüşümün en çarpıcı boyutu, BoP’un Gazze üzerindeki egemenlik yetkilerini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) kâğıt üzerindeki onayına dayalı, ancak operasyonel olarak tamamen BM dışı bir “Uluslararası Mütevelli Heyeti” gibi kullanacak olmasıdır.
Kurulun sızdırılan tüzüğünde yer alan; yerel yönetimin Filistinli teknokratlar komitesi (NCAG) tarafından yürütüleceği, ancak tüm bütçe ve güvenlik onaylarının doğrudan BoP’tan geçeceği maddesi, Gazze’nin gelecekteki siyasi kimliğine dair ipuçları vermektedir. Bu tasarım, bölgeyi egemen bir devlet yapısından ziyade, uluslararası denetim altındaki bir özel ekonomik bölge veya şirket-devlet hibritine dönüştürmektedir. Bu durum, küresel diplomaside hukuki meşruiyetin yerini işlemsel verimliliğe bıraktığı yeni bir dönemi haber vermektedir.
Bu yapının jeopolitik sahadaki yansıması ise bölgesel aktörlerin bir “istikrar koalisyonu” çatısı altında toplanmasıdır. İsrail’in güvenlik öncelikleri ile Körfez sermayesinin (Katar, BAE, Suudi Arabistan) yatırım iştahının aynı masada bir araya gelmesi, İbrahim Anlaşmaları’nın ekonomi-politik bir üst aşamaya taşındığını kanıtlamaktadır.
Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan aracılığıyla bu kurulda üstlendiği proaktif ve dengeleyici rol ise Ankara’nın bu süreci sadece bir gayrimenkul projesi olarak görmediğini, aksine bölgesel denklemi içeriden yönlendirme arzusunu yansıtmaktadır. Bakan Fidan liderliğindeki Türk diplomasisi, BoP bünyesindeki etkin varlığıyla, ekonomik kalkınma hedeflerinin Filistin halkının temel siyasi haklarıyla uyumlu bir düzlemde ilerlemesi için yapıcı bir rol üstlenecektir.
Mekânsal Mühendislik ve Demografik Riskler
Washington’un “Yeni Gazze” projesinde sunduğu kentsel tasarım, ilk bakışta teknolojik bir mucize gibi görünse de detaylı incelendiğinde son derece sofistike bir mekânsal mühendislik ve demografik kontrol mekanizması barındırmaktadır.
Planın en dikkat çekici ve aynı zamanda en tedirgin edici unsuru, Gazze’nin renk kodlarıyla belirli sanayi, konut ve turizm bölgelerine ayrılmış olmasıdır. Bu bölgeleme yöntemi, alanı sadece ekonomik verimlilik üzerinden okumakta, kentin organik dokusunu ve toplumsal belleğini tamamen devre dışı bırakmaktadır. Ayrıca dijital haritalar üzerindeki bu keskin hatlar, işlevsel ayrışmayı ifade ederken; nüfusun hareketliliğini mikroskobik düzeyde denetleyen bir “akıllı gözetim” ağının varlığına işaret etmektedir.
Mısır ve İsrail sınırları boyunca uzanan yeni güvenlik koridoru ve sakinlerin konutlara yerleştirilmeden önce biyometrik taramalardan geçirilmesi şartı ise projenin insani bir kalkınma hamlesinden ziyade, panoptikon tipi bir biyopolitik denetim projesi olduğunu düşündürmektedir. Burada inşa edilen gökdelenler ve veri merkezleri, aslında birer modern kale işlevi görerek, kontrol edilebilir bir nüfus yapısı oluşturmayı hedeflemektedir. Kushner’in sunumunda dile getirdiği “B planımız yok” şeklindeki katı pragmatizm, projenin Filistinlilerin rızası ya da siyasi iradesi temelinde şekillenmediğini; yukarıdan aşağıya dayatılan, tek seçenekli bir kurtuluş reçetesi olarak masaya konulduğunu teyit etmektedir.
Türkiye, tam da bu noktada projenin teknik bir imar faaliyetiyle sınırlı kalmaması adına, sürece çok taraflı bir diplomatik perspektifle dahil olmaktadır. Bakan Fidan’ın yürüttüğü yakın takip stratejisi, Ankara’nın bu kapsamlı mekânsal kurgu ile bölgedeki sosyo-ekonomik denge arasındaki hassas ilişkiyi gözetme arzusundan kaynaklanmaktadır. Zira Türkiye’nin önceliği, fiziki inşanın ötesinde, bu projelerin Filistin halkının gündelik yaşam kalitesine, haklarına ve hareket serbestisine sağlayacağı katkının sürdürülebilir kılınmasıdır. Ankara, Barış Kurulu içerisindeki varlığıyla bir yandan bölgenin ihtiyacı olan yatırımları teşvik ederken, diğer yandan bu yatırımların yerel gerçeklerle ve uluslararası insani standartlarla uyumlu bir düzlemde ilerlemesi için yapıcı bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır.
Ancak bu tür bir tepeden inme kalkınma modelinin en büyük riski, yerel halkın siyasi taleplerini ekonomik refah ile susturabileceği yanılgısıdır. Tarihsel deneyimler, toplumların rızası alınmadan, onların kültürel kimliği ve gelecek tahayyülü hesaba katılmadan inşa edilen steril şehirlerin, uzun vadeli bir istikrar üretmekten çok, yeni ve daha şiddetli bir toplumsal dışlanma hissi yarattığını göstermiştir.
Kushner ve ekibinin “ekonomik barış” illüzyonu, Filistinli bir gencin sadece lüks bir otelde çalışmasını yeterli görürken; Türkiye’nin savunduğu perspektif, o gencin aynı zamanda kendi kaderini tayin etme hakkına sahip siyasi bir özne kalması gerektiğini hatırlatmaktadır.
Eğer bu hamle, Türkiye gibi bölgesel dengeleyicilerin insani ve hukuki müdahaleleriyle törpülenmezse; Ortadoğu’nun bağrında, her santimetrekaresi yapay zekâ tarafından izlenen, lüks ama özgürlükten mahrum bir “modern hapishane” inşa edilmesiyle sonuçlanabilir. Güvenlik ve kalkınma söylemiyle meşrulaştırılan bu kontrol rejimi, kısa vadede düzen algısı yaratabilir; ancak uzun vadede toplumsal meşruiyeti aşındırarak yeni çatışma dinamiklerini besleme potansiyeline sahiptir.
*Çalışma hazırlanırken, Dünya Ekonomi Forumu’nda konuya dair yapılan açıklamalardan yararlanılmıştır.
PBS NewsHour. (2026, January 22). Trump introduces Gaza ‘Board of Peace’ at Davos forum [Video]. YouTube. https://youtu.be/w0C4bH8dOW4?si=wJoD3reoL90vsCpd

