Mavi Altın: 2030’un Savaş Gerekçesi Su Olacak

Geçtiğimiz hafta Tünaydın Gazetesi’ndeki köşemde kaleme aldığım “Küresel Güç Mücadelesinin Odağı: Büyük Orta Doğu ve Enerji Jeopolitiği” başlıklı yazımda, enerjinin varlığının bir devleti nasıl mutlak bir güç unsuruna dönüştürdüğünü analiz etmiştim. O yazıda, petrol ve doğal gazın devletlerin “kas gücünü” nasıl belirlediğini konuştuk. Ancak bugün, güncel gelişmeleri okuyan bir araştırmacı yazar olarak, bu güç denklemine yeni ve çok daha hayati bir değişkeni eklemek zorundayım: Su.

İnsanlık tarihi, kaynakların kontrolü üzerine inşa edilmiş kanlı bir kronolojiden ibarettir. 19. yüzyılda kömür, 20. yüzyılda petrol ve doğal gaz için çizilen sınırlar, milyonlarca insanın kaderini belirledi. Ancak 21. yüzyılın ortalarına doğru ilerlerken, jeopolitik denklemin en hayati değişkeni değişiyor. Artık güç haritaları, yerine ikame edilmesi imkânsız olan, yaşamın ta kendisiyle çizilecek. Siyah altının (petrolün) yerini “mavi altın”ın aldığı; devletlerin bekasının varil başına petrol fiyatıyla değil, metreküp başına su rezerviyle ölçüldüğü yeni ve sert bir yüzyıla adım atıyoruz.

İklim Değişikliği Değil, Bir Güvenlik Krizi

Küresel iklim değişikliği, uzun yıllar boyunca sadece çevreci sivil toplum kuruluşlarının ilgi alanı veya romantik bir “doğayı koruyalım” söylemi olarak algılandı. Oysa bugün geldiğimiz noktada kuraklık, mevsimsel bir anomali olmaktan çıkıp devletlerin ulusal güvenlik stratejilerini tehdit eden kronik bir krize dönüştü. “Su her şeydir” klişesi, bugün hiç olmadığı kadar politik ve askerî bir gerçeklik barındırıyor. Sağlıktan eğitime, gıda güvenliğinden ağır sanayiye kadar hayatın her alanı suya bağımlı. Daha da kritiği; su, yenilenebilir enerjinin en temel hammaddesi. Suyu kontrol eden sadece tarlayı değil; elektriği, sanayiyi ve dolayısıyla devletin “çarklarını” kontrol ediyor.

Yeni Emperyalizm: Venezuela’dan Grönland’a

Bu yeni dönemin ve “su-enerji” geçişinin en somut kanıtını görmek için bakışlarımızı Orta Doğu’dan kuzeye, Grönland’a çevirmemiz gerekiyor. Donald Trump’ın başkanlığı döneminde yaşanan iki olay, birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında aynı “yeni sömürgecilik” zihniyetinin tezahürüdür. Dünya, Trump yönetiminin Venezuela’yı abluka altına alıp Maduro’yu hapsetme tehditleriyle bir ülkenin egemenliğini nasıl hiçe saydığını izledi. Oradaki motivasyon petroldü. Ancak aynı zihniyetin çok daha şaşırtıcı hedefi Grönland oldu.

Trump’ın Grönland’ı Danimarka’dan “satın alma” girişimi, basında magazinel bir emlak haberi gibi sunulsa da arkasındaki stratejik akıl korkutucu derecede netti: Eriyen buzulların altındaki devasa tatlı su rezervlerini, nadir toprak elementlerini ve enerji koridorlarını kontrol etmek. Bir devlet başkanı, 21. yüzyılda başka bir ülkenin toprağını marketten elma alır gibi satın almak istiyorsa ve bunu “büyük bir gayrimenkul işlemi” olarak basitleştiriyorsa, bu durum uluslararası hukukun iflas ettiğinin resmidir. Geçen hafta yazdığım enerji denklemine bugün suyu ve Grönland’ı eklememin sebebi budur: Güçlü olanın, kaynağa erişmek için her yolu mubah gördüğü yeni bir sömürgecilik çağı başlıyor.

Türkiye: Hem İklimle Hem Terörle Mücadele

Peki, bu küresel kaosun ortasında Türkiye nerede duruyor? Ülkemiz, hidroelektrik santraller (HES) ve baraj yatırımlarıyla “suyu enerjiye dönüştürme” konusunda bölgenin en yetenekli aktörü konumunda. GAP gibi devasa projeler, elimizdeki “vananın” ne kadar stratejik bir güç olduğunu kanıtlıyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde, sadece iklimsel değil, “siyasi ve güvenlik” kaynaklı engeller var.

Bunu anlamak için Van örneğine bakmak yeterlidir. Su kaynakları bakımından son derece zengin olan, gölü ve akarsularıyla bir “su havzası” niteliği taşıyan Van’da bile bugün su sorunları yaşanıyorsa, bunun sebebi sadece kuraklık değildir. Yıllardır bölgede varlığını sürdüren PKK terör örgütünün yarattığı istikrarsızlık, altyapı yatırımlarına yapılan sabotajlar ve bölgenin kalkınmasına vurulan darbeler, suyun halka ulaşmasını engellemektedir. Siyasi meseleler, bir şehrin musluğundan akan suyu bile etkilemektedir.

Dolayısıyla Türkiye için su güvenliği; sadece baraj yapmak değil, o barajı ve dağıtım şebekesini terör unsurlarından korumak, bölgedeki siyasi otoriteyi tam ve eksiksiz tesis etmektir. Su sorunu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bir “kamu düzeni” sorunudur. Fırat ve Dicle havzası gibi “Sınıraşan Sular” meselesinde elimizin güçlü olması için, önce içerideki su güvenliğini terörden arındırmamız şarttır.

Tanklar Su İçin Yürüyecek

Sonuç olarak, geleceği romantize etmeye gerek yok; gerçekler acımasızdır. Devletler arası hukuk, kaynaklar tükendiğinde yerini “orman kanununa” bırakır. Geleceğin savaşları su meselesinden kaynaklansa da çözüm diplomatik kokteyllerde veya yuvarlak masalarda aranmayacak. Bu çatışmalar; tüfek, tank ve hatta nükleer güç kartlarının masaya sürüldüğü sert askerî eylemlerle gerçekleşecek.

Grönland’ı satın almak isteyen “tüccar devlet aklı” ile Venezuela’yı abluka altına alan “savaşçı devlet aklı” birleştiğinde, suyun petrolden daha çok kan akıttığı bir dünya düzeni kaçınılmaz olacaktır. Soru şudur: Biz suyumuzu sadece bir yaşam kaynağı olarak mı göreceğiz, yoksa ulusal egemenliğimizin son kalesi olarak mı savunacağız?

Add Your Comment