
Latin Amerika’da ABD ve Çin arasındaki jeopolitik rekabet derinleşiyor. Monroe Doktrini’nden “Aktif Bağlantısızlık” stratejisine geçen bölgenin stratejik dönüşümünü keşfedin
James Monroe’nun 1823 yılında Amerikan Kongresi’ne sunduğu ve dış güçlerin Batı Yarımküre’ye müdahalesini savaş sebebi sayan o meşhur doktrininden iki asır sonra, Latin Amerika coğrafyasının Washington’un “arka bahçesi” olma vaziyeti sorgulanır olmuştur. ABD’nin jeopolitik mutlakiyet alanı olarak kabul edilen kıta, günümüzde Pekin’in ekonomik ağırlığı ile Washington’un güvenlik kaygılarının çarpıştığı, küresel düzenin stratejik cephelerinden birine dönüşmüştür. Bu dönüşüm, güç mücadelesinin yanı sıra bölge ülkelerinin kendi kaderlerini tayin etme biçimlerindeki ontolojik bir kaymayı da temsil etmektedir. Latin Amerika ülkeleri artık kendilerini ideolojik blokların pasif bileşenleri yerine, ulusal çıkarlarını maksimize etmek için büyük güçler arasında manevra yapan rasyonel aktörler olarak konumlandırmaktadır. Bu yeni gerçeklikte, Washington’un güvenlik odaklı söylemleri ile Pekin’in teknoloji ve altyapı merkezli vaatleri arasında kurulan hassas denge, 21. yüzyılın küresel güç rekabetinin karakterini görünür kılmaktadır.
ABD’nin Batı Yarımküre Stratejisi ve Çin Tehdidine Karşı Yenilenen Güvenlik Yaklaşımları
Amerikan dış politikasının en köklü ve sarsılmaz sütunlarından biri olan Monroe Doktrini, iki yüzyıl boyunca Batı Yarımküre’yi Avrupa sömürgeciliğinden koruyan bir kalkan olduğu kadar, ABD’nin bölge üzerindeki tek taraflı hâkimiyetini meşrulaştıran bir kılıç görevi de üstlenmiştir. Ancak 2025 yılına gelindiğinde, Washington’un bölgeye yaklaşımı, Trump yönetiminin “Donroe Doktrini” olarak adlandırdığı ve 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS)belgesinde somutlaşan yeni bir aşamaya evrilmiştir. Bu yeni paradigma, Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmeyi ve dış güçlerin, özellikle de Çin’in, stratejik varlıklar ve lokasyonlar üzerindeki kontrolünü engellemeyi temel bir ulusal güvenlik önceliği olarak ilan etmektedir. Washington’un sertleşen bu tutumu, Latin Amerika’yı Çin ile girilen küresel sistemik rekabetin kritik ve savunmasız cephelerinden biri olarak kodlamaktadır.
ABD’nin bölgeye yönelik bu yeni yaklaşımı, güvenlik meselelerini ekonomik ilişkilerin önüne koyan bir “güvenlikleştirme” sürecini beraberinde getirmiştir. Fentanilkriziyle mücadele, narko-trafik, yasadışı göçün kontrolü ve sınır güvenliği gibi konular, Amerikan diplomasisinin merkezine otururken, bu meselelerin çözümü çoğu zaman bölge ülkelerine yönelik yaptırımlar veya zorlayıcı ekonomik tedbirlerle ilişkilendirilmektedir. Örneğin, 2025 yılında Panama’ya yapılan üst düzey ziyaretler ve Çinli bir şirketin Panama Kanalı üzerindeki etkisinin kırılmasına yönelik baskılar, Washington’un stratejik lojistik rotaları ne pahasına olursa olsun koruma arzusunu yansıtmaktadır. Benzer şekilde, Venezuela’daki rejim değişikliği çabalarının çıktısı olarak Nicolás Maduro’nun ABD güçleri tarafından alıkonulması, demokrasi söyleminin ötesinde ülkenin devasa petrol rezervlerinin Çin ve Rusya gibi rakiplerin lehine kullanılmasını önleme stratejisiyle ilişkilidir.
Washington’un bu sertleşen retoriği ve “önce güvenlik” odaklı politikaları, bölge ülkeleri nezdinde “stratejik boşluk” hissi yaratmaktadır. ABD, bölgeden Çin yatırımlarını dışlamasını talep ederken, bu devasa sermaye ve altyapı ihtiyacını karşılayacak sürdürülebilir alternatifler sunmakta zorlanmaktadır. Amerikan yardım ve yatırım paketleri genellikle katı şartlara, şeffaflık kriterlerine ve Washington’un iç politik dengelerine bağlıyken, Çin’in sunduğu kalkınma modeli daha pragmatik, hızlı ve görünüşte daha az müdahaleci bir karakter sergilemektedir. Bu durum, Latin Amerika hükümetlerini Washington’un güvenlik vesayeti ile Pekin’in ekonomik vaatleri arasında rasyonel bir tercih yapmaya zorlamaktadır.
Washington’un bu hamleleri, paradoksal bir biçimde bölge üzerindeki Amerikan yumuşak gücünün aşınmasına neden olmaktadır. Bölgeye yönelik açıkça emperyalist bir tutum takınılması, Kanada ve Meksika gibi yakın müttefikleri bile yabancılaştırma riski taşımakta ve Çin’e bölgede kendisini sorumlu ve saygılı bir büyük güç olarak sunma fırsatı vermektedir. Latin Amerika ülkeleri, egemenlik haklarının Washington’un iç güvenlik ajandasına feda edildiği hissini taşıdıkça, Çin’in sunduğu çok kutuplu dünya vizyonuna daha fazla yaklaşmaktadır. Sonuç olarak, Monroe Doktrini’nin bu modern ve güvenlik odaklı yeniden etkinleştirilmesi, ABD’nin bölgedeki nüfuzunu pekiştirmekten ziyade, rekabetin dozunu artırarak Latin Amerika’yı istikrarsızlaştırmaktadır.
Çin’in Latin Amerika’daki Ekonomik ve Teknolojik Nüfuzu
Çin’in Latin Amerika’daki varlığı, milenyumun başında ağırlıklı olarak emtia temelliyken bugün bölgenin ekonomik, teknolojik ve dijital dokusuna nüfuz eden çok katmanlı bir ortaklığa evrilmiştir. 2000 yılında Çin ve Latin Amerika arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 12 milyar dolar civarındayken ,2024 itibarıyla bu ticaret hacmi 500 milyar doların üzerine çıkarak güçlü bir genişleme göstermiştir.Pekin bugün Güney Amerika’nın en büyük, Latin Amerika ve Karayipler bölgesinin ise ABD’den sonraki ikinci büyük ticaret ortağı konumundadır. Ayrıca, Çin’in bölgenin geleceğini şekillendiren kritik altyapı ve teknoloji sektörlerindeki pozisyonu kritiktir. Kuşak ve Yol İnisiyatifi (BRI) kapsamında bölgede gerçekleştirilen yatırımlar, limanlardan demiryollarına, enerji santrallerinden uzay istasyonlarına kadar geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.
Bu genişlemenin en somut ve jeopolitik açıdan sarsıcı simgesi, Peru’daki Chancay Deniz Limanı projesidir. Çin devlet şirketi COSCO Shipping’in çoğunluk hissesine sahip olduğu ve 2024 itibarıyla operasyonel aşamaya geçen bu limanın, Güney Amerika ile Asya arasındaki deniz taşımacılığı süresini bazı rotalarda 7-10 gün kısaltabileceği belirtilmektedir. Pasifik kıyısında doğrudan Asya bağlantısı sunması, bölgenin Atlantik merkezli ticaret rotalarına ve Panama Kanalı geçişlerine olan bağımlılığını kısmen azaltma potansiyeli taşımaktadır. Bu yönüyle proje, ABD-Çin rekabetinin Latin Amerika’daki alt yapı boyutunu görünür kılan stratejik bir girişim olarak değerlendirilmektedir.
Çin’in stratejisi yalnızca fiziksel altyapı yatırımlarıyla dasınırlı kalmayıp, dijital altyapı ve veri ekosistemleri üzerinden bölgenin teknolojik mimarisine de nüfuz etmektedir. Huawei başta olmak üzere Çinli telekomünikasyon firmaları, özellikle 4G’den 5G’ye geçiş sürecinde birçok Latin Amerika ülkesinde ana ekipman tedarikçileri arasında yer almaktadır. Brezilya’da Huawei, mevcut altyapıdaki güçlü konumu sayesinde 5G ağlarının kurulmasında önemli bir pazar payına sahiptir. Meksika, Peru ve Arjantin gibi ülkelerde de Çinli firmalar telekomünikasyon altyapı pazarında belirgin bir ağırlık taşımaktadır. ABD yönetiminin veri güvenliği ve istihbarat riskleri gerekçesiyle bu şirketleri dışlama yönündeki diplomatik baskılarına rağmen, bölge ülkelerinin önemli bir kısmı maliyet avantajı ve teknik kapasite nedeniyle Çinli teknoloji ekosistemiyle iş birliğini sürdürmektedir.
Bu iş birliğini güçlendiren bir diğer faktör ise Pekin’in devlet destekli kalkınma finansmanı yaklaşımıdır. Çin, geleneksel çok taraflı kalkınma bankalarına kıyasla daha hızlı kredi tahsisi ve bütünleşmiş mühendislik-inşaat kapasitesi sunabilmesiyle öne çıkmaktadır. Devlet bankaları ile büyük ölçekli kamu şirketleri arasında kurulan eşgüdüm, projelerin tasarım, finansman ve uygulama süreçlerinin tek bir çerçevede yürütülmesine imkân tanımaktadır. Bu model, kronik altyapı finansman açığı yaşayan ve ekonomik büyüme ivmesini artırma arayışındaki bazı Latin Amerika ülkeleri tarafından önemli bir alternatif kaynak olarak değerlendirilmektedir.Bununla birlikte, bu finansman ve yatırım modeline yönelik çeşitli eleştiriler de bulunmaktadır. Çin kaynaklı projeler bazı durumlarda çevresel etki değerlendirmeleri, borç sürdürülebilirliği ve yerel ekonomik katılım düzeyi açısından tartışmalara yol açmaktadır. Özellikle Amazon havzasında planlanan veya inşa edilen bazı baraj ve ulaşım projeleri, ormansızlaşma ve yerli toplulukların hakları bağlamında yerel ve uluslararası düzeyde eleştirilmiştir. Öte yandan, Çin ile Latin Amerika arasındaki ticaret yapısının büyük ölçüde hammadde ihracatı ve sanayi ürünü ithalatı ekseninde şekillenmesi, ekonominin yeniden hammaddelere dayalı yapıya kayması ve erken sanayisizleşme tartışmalarını güçlendirmektedir. Bu yapı, uzun vadede üretim çeşitliliğinin artırılması ve katma değerli sanayileşmenin derinleştirilmesi açısından yapısal bir kırılganlık riski olarak değerlendirilmektedir.
Bu kırılganlık, Çin ile gelişen ekonomik ilişkilerin stratejik sektörlerde yoğunlaşmasıyla daha da belirginleşmektedir. Lityum, bakır ve tarımsal ürünler gibi alanlarda gelişen ekonomik ilişkiler, Latin Amerika’yı Çin’in küresel hammadde ve gıda tedarik zincirlerinde kritik bir konuma taşımıştır. 2024-2025 verileri itibarıyla Çin, özellikle Şili ve Peru’nun bakır ihracatında yaklaşık üçte ikilik bir paya sahip olup, Arjantin’de ise madencilik ve tarım ürünlerinde önemli bir pazar konumundadır. Bu karşılıklı ekonomik bağımlılık, Latin Amerika hükümetlerinin ABD-Çin stratejik rekabetinde açık bir taraf seçme yönündeki baskılara temkinli yaklaşmasının önemli faktörlerinden biri olarak görülmektedir. Çin ile ekonomik ilişkilerin ani biçimde zayıflatılması, birçok ülke açısından ciddi ticaret ve büyüme kayıpları doğurabilecek potansiyel riskler barındırmaktadır.
Büyük Güç Rekabetinde Latin Amerika’nın Pragmatik Dengesi
Latin Amerika’nın büyük güç rekabetine verdiği yanıt, Soğuk Savaş döneminin ideolojik kamplaşmalarından ayrışmaktadır. Jorge Heine, Carlos Fortin ve Carlos Ominami tarafından kavramsallaştırılan “Aktif Bağlantısızlık” (Active Non-Alignment) doktrini, bölgenin 21. yüzyıldaki diplomatik pusulası haline gelmiştir. Bölgenin dış politikasında ulusal çıkarları belirleyen esnek ve duruma göre pozisyon alma modelini betimlemektedir. Bu çerçeve, klasik tarafsızlıktan ziyade, her bir meselede ulusal çıkarlar temelinde dinamik ve proaktif bir stratejik tutum edinmeyi amaçlamaktadır. Birçok Latin Amerika ülkesi, Washington’un güvenlik odaklı dış politika önceliklerini kabul etmekle birlikte, stratejik özerkliklerini korumayı ve Çin ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sürdürmeyi dış politika tercihleri arasında dengeleyerek hayata geçirmektedir.
Aktif bağlantısızlığın temelinde yatan rasyonalite, değerler ile çıkarların birbirinden ayrıştırılmasıdır. Elcano Kraliyet Enstitüsü’nün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oylama verileri analizine göre, Latin Amerika ülkeleri insan hakları, egemenlik ve toprak bütünlüğü gibi değer temelli konularda Batı ile görece yüksek oranda uyumlu oy kullanmaktadır; örneğin demokratik Latin Amerika ülkelerinin yaklaşık %79,5’i bu tür konularda Batı bloğu ile aynı yönde oy vermektedir. Öte yandan ticaret, kalkınma ve ekonomik yaptırımlar gibi ekonomik çıkarları ilgilendiren oylarda Çin ve yükselen güçlerle dayanışma eğilimi yüksek çıkmaktadır; örneğin analize göre Latin Amerika ülkelerinin doğal çoğunluğu ekonomik çıkarlarla ilgili BM oylamalarında Çin ile aynı yönde oy kullanmıştır. Bu eğilimler, bölge ülkelerinin dış politika kararlarını tek bir büyük güç bloğuna bağlı kalmaksızın, ulusal çıkarlara göre bağlam içinde şekillendirdiklerini göstermektedir.
Bu bağlamda Brezilya, dış politikada çok kutuplu ilişki modellerini benimseyen bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Cumhurbaşkanı Lula da Silva yönetimi, BRICS ve G20 platformları aracılığıyla çok kutuplu bir dünya düzenini savunurken, aynı zamanda ABD ile devam eden güvenlik ve askeri iş birliği ilişkilerini korumaktadır. Bu tutum, Washington’un teknoloji ve güvenlik odaklı dışlama çağrılarına yanıt verirken, Çin’in ekonomik etkisi ve bölgedeki sanayi yapısının dönüşümüne ilişkin endişeler arasında denge arayışını yansıtmaktadır. Arjantin’de JavierMilei yönetimi altında da benzer bir pragmatizm görülmektedir; Milei retorik düzeyde ABD’ye yakın bir pozisyon sergilemesine rağmen, Arjantin’in döviz rezervlerini desteklemek ve lityum yatırımlarını sürdürmek için Pekin ile ticari ve kur takası ilişkilerini devam ettirdiği gözlemlenmektedir.
Latin Amerika’nın bu yeni diplomatik duruşu, Carlos Escudé’nin “Periferik Fırsatçılık” (Periferik Realizm)teorisinin 21. yüzyıl versiyonu olarak da okunabilir. Bu yaklaşıma göre, bölge ülkeleri uluslararası sistemdeki yapısal eşitsizliklerin farkındadır ve büyük güçlerle gereksiz çatışmalara girmekten kaçınırken, rekabetin yarattığı fırsat penceresinden en yüksek yararı sağlamaya çalışmaktadır. Bölge hükümetlerinin, rüzgârın estiği yöne göre yelkenlerini ayarlama yeteneğini temsil etmektedir. Ancak bu denge siyaseti, özellikle 5G, yapay zekâ ve kritik mineraller gibi sıfır toplamlı alanlarda her geçen gün daha zorlu sınavlarla karşılaşmaktadır. Washington, bölgeye Çin teknolojisini reddetmesi için baskı yaparken, Pekin de stratejik varlıklar üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için ekonomik kaldıracını kullanmaktadır.
Latin Amerika, tarihsel olarak Monroe Doktrini’ni etkisinin gölgesinde kalmış olsa da bugün çok kutuplu dünya düzeninde kendi stratejik gelecek seçeneklerini yeniden tanımlamaktadır. Bölge, ABD’nin “arka bahçesi” olarak görüldüğü bir dönemden çıkarak, ABD, Çin gibi aktörlerin ekonomik ve teknolojik etki alanlarının çarpıştığı bir küresel ortamın sahnesi haline gelmiştir. Bölge ülkeleri, ABD’nin güvenlik bağları ile Çin’in ekonomik ve altyapı ilişkileri arasında pragmatik bir denge kurmaya çalışarak, klasik tek taraflı bağımlılık modellerinden uzaklaşarak dış politika tercihlerini daha aktif biçimde şekillendirmektedirler. Ancak bu hâlâ koşullara bağlı, eşitlikten ziyade fırsatçı bir manevradır. Bu bağlamda önemli olan, Latin Amerika’nın artan büyük güç rekabetinden kendi yapısal ekonomik sorunlarının çözümü ve sürdürülebilir kalkınma stratejileri geliştirmek için nasıl yararlanacağıdır; aksi halde dış aktörlerin stratejik hesapları bölgeyi yeni bir bağımlılık biçimine itebilir.

