Asimetrik Caydırıcılık ve Normatif Güvenlik: İran’ın ‘Cihat’ Söylemi Üzerinden Liderlik, Kimlik ve Stratejik Kültür Analizi

İran, Dini Lider Hamaney’e yönelik muhtemel bir saldırıyı İslam dünyasına saldırı olarak değerlendirerek ‘cihat’ ilan edeceğini duyurdu. (Reuters)

    Uluslararası ilişkiler literatüründe güvenlik uzun süre devlet merkezli, seküler ve maddi kapasiteye dayalı bir çerçevede ele alınmış olsa da, son dönemde din, kimlik ve söylemin güvenlik politikalarının inşasındaki belirleyici rolü bu yaklaşımın sınırlarını görünür kılmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti’nin Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik muhtemel bir saldırıyı yalnızca ulusal egemenliğe değil, tüm İslam dünyasına yönelmiş varoluşsal bir tehdit olarak tanımlayarak “cihat” ilanı söylemini gündeme taşıması, güvenliğin askeri kapasitenin ötesinde ideolojik mobilizasyon, sembolik meşruiyet ve normatif caydırıcılık unsurlarıyla birlikte kurgulandığını ortaya koymaktadır. Bu çalışma, söz konusu söylemi dar anlamda teolojik bir refleks ya da retorik bir çıkış olarak değil; asimetrik güç ilişkileri içinde şekillenen, maliyet yükseltmeye dayalı bir caydırıcılık stratejisi ve belirli bir stratejik kültürün ürünü olarak ele almakta; realist ve konstrüktivist yaklaşımları uluslararası hukuk perspektifiyle birlikte kullanarak, İran’ın liderlik figürünü nasıl stratejik bir kırmızı çizgiye dönüştürdüğünü, bu söylemin bölgesel güvenlik mimarisi, devlet dışı aktörler ve uluslararası normlar üzerindeki etkilerini analiz etmeyi amaçlamaktadır.

    İran İslam Cumhuriyeti’nin, Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik muhtemel bir saldırıyı yalnızca ulusal egemenliğe karşı yönelmiş sınırlı bir tehdit olarak değil, tüm İslam dünyasını hedef alan kolektif ve varoluşsal bir saldırı olarak tanımlaması ve bu çerçevede “cihat” ilanı söylemini gündeme getirmesi, uluslararası ilişkiler literatüründe din, güvenlik ve kimlik siyaseti arasındaki çok katmanlı kesişimi yeniden görünür kılmaktadır. Bu söylem, modern devlet sisteminin temelini oluşturan seküler ve devlet merkezli güvenlik anlayışının ötesine geçerek, güvenliği yalnızca askeri kapasite ve maddi güç unsurlarıyla değil, ideolojik mobilizasyon, sembolik meşruiyet ve normatif caydırıcılık mekanizmalarıyla birlikte ele alan bütüncül bir yaklaşımı yansıtmaktadır. İran’ın dini liderliğe yönelik olası bir saldırıyı ümmet düzeyinde algılaması, hem Şii teolojik referanslar hem de devrim sonrası inşa edilen siyasal kimlik bağlamında, liderliğin yalnızca bir devlet başı değil, aynı zamanda kutsal ve dokunulmaz bir otorite olarak konumlandırıldığını göstermektedir. Bu bağlamda “cihat” söylemi, klasik askeri caydırıcılığın ötesinde, düşman aktörlerin maliyet hesaplarını ideolojik ve ahlaki bir düzleme taşıyarak, potansiyel saldırıların yalnızca askeri karşılıklarla değil, geniş ölçekli ve sınır aşan bir direniş dalgasıyla sonuçlanabileceği mesajını vermektedir. Aynı zamanda bu söylem, İran’ın bölgesel stratejik kültüründe merkezi bir yer tutan kuşatılmışlık algısını ve sürekli tehdit altında olma düşüncesini yeniden üretmekte, iç kamuoyunda rejim etrafında bütünleşmeyi güçlendiren bir işlev görmektedir. Öte yandan söz konusu açıklama, yalnızca potansiyel saldırgan devletlere yönelik bir uyarı olarak değil, İran’ın bölgesel müttefikleri, devlet dışı silahlı aktörler ve ideolojik olarak yakın toplumsal ağlar için de bir seferberlik çağrısı niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle “cihat” söylemi, İran’ın vekil aktörler üzerinden yürüttüğü asimetrik güç projeksiyonunu meşrulaştıran ve bu aktörlerin eylem kapasitesini normatif bir çerçeveye oturtan bir araç olarak da değerlendirilebilir. Küresel kamuoyu açısından ise İran, bu söylem aracılığıyla kendisini saldırgan değil, kutsal değerlere yönelik bir tehdide karşı savunma pozisyonunda konumlandırmayı amaçlamakta; böylece uluslararası meşruiyet alanında ahlaki bir üstünlük iddiası inşa etmeye çalışmaktadır. Sonuç olarak İran’ın “cihat” ilanı söylemi, dar anlamda bir askeri tehditten ziyade, dinî sembollerle güçlendirilmiş, çok aktörlü ve çok düzlemli bir stratejik iletişim hamlesi olarak okunmalı; bu söylemin bölgesel güvenlik mimarisi, kimlik temelli çatışma dinamikleri ve uluslararası normlar üzerindeki dönüştürücü etkileri, klasik güvenlik analizlerinin ötesinde bir perspektifle değerlendirilmelidir.

    Realist perspektiften değerlendirildiğinde İran’ın “cihat” söylemini Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik olası bir saldırı bağlamında gündeme taşıması, klasik güç dengesi analizlerinin ötesinde, asimetrik koşullar altında caydırıcılığı tahkim etmeye yönelik rasyonel ve hesaplı bir stratejik hamle olarak okunabilir. Konvansiyonel askeri kapasite bakımından Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve bazı bölgesel rakipleriyle karşılaştırıldığında yapısal sınırlılıklara sahip olan İran, doğrudan askeri denge kurmak yerine, tehdit algısını yükselten ve maliyet hesaplarını dramatik biçimde değiştiren sembolik ve ideolojik araçlara yönelmektedir. Bu çerçevede Hamaney figürü, sıradan bir siyasi lider ya da yalnızca dini bir otorite olmanın çok ötesinde, İran İslam Cumhuriyeti’nin devrim sonrası kurumsal mimarisinin, ideolojik meşruiyetinin ve siyasal sürekliliğinin merkezinde konumlanan bir “stratejik varlık” olarak inşa edilmektedir. İran’ın söylemsel düzeyde bu figürü dokunulmaz bir kırmızı çizgiye dönüştürmesi, potansiyel saldırgan aktörlere verilen açık bir mesaj niteliği taşımaktadır: Hamaney’e yönelik herhangi bir eylem, sınırlı, kontrollü ve teknik bir askeri operasyon olarak kalmayacak; aksine bölgesel ölçekte zincirleme tepkileri tetikleyebilecek, devlet dışı silahlı aktörleri mobilize edebilecek ve öngörülemez güvenlik krizlerine yol açabilecek bir süreci başlatacaktır. Bu noktada “cihat” söylemi, salt dinsel bir çağrıdan ziyade, rasyonel realist mantıkla uyumlu biçimde, belirsizliği artıran ve karşı tarafın risk algısını yükselten bir stratejik iletişim aracına dönüşmektedir. İran, bu söylem üzerinden askeri kapasitesinin ötesinde bir caydırıcılık üretmeyi, düşmanın karar alma süreçlerinde maliyet-fayda hesaplarını bozmayı ve potansiyel müdahalelerin politik, askeri ve toplumsal sonuçlarını ağırlaştırmayı hedeflemektedir. Böylelikle Hamaney’in şahsında somutlaşan liderlik figürü, hem rejimin bekasıyla özdeşleştirilmekte hem de İran’ın bölgesel stratejisinde merkezi bir sembolik kaldıraç işlevi görmektedir. Realist teorinin öngördüğü biçimde, devletlerin hayatta kalma refleksiyle hareket ettiği bu bağlamda İran, sert güç kapasitesindeki görece zayıflığını, ideolojik mobilizasyon, sembolik değer üretimi ve normatif tehdit diliyle telafi etmeye çalışmakta; bu sayede karşıt aktörlere yönelik caydırıcılığını yalnızca askeri değil, psikolojik ve politik düzlemlerde de derinleştirmektedir. Son tahlilde İran’ın “cihat” vurgusu, irrasyonel ya da salt teolojik bir refleks olmaktan ziyade, asimetrik güç ilişkileri içinde şekillenen, maliyeti yükseltmeye ve statükoyu kendi lehine korumaya dönük bilinçli bir realist stratejinin söylemsel yansıması olarak değerlendirilebilir.

    Bu bağlamda “cihat” kavramının stratejik bir söylem unsuru olarak dolaşıma sokulması, caydırıcılığın kapsamını ve işleyişini dönüştüren bir eşik olarak değerlendirilebilir; zira bu kullanım, askeri karşılık ihtimalini dar anlamda devletler arası simetrik bir çatışma çerçevesine hapsetmek yerine, çok aktörlü, çok katmanlı ve zamana yayılabilen bir güvenlik mimarisi üzerinden yeniden tanımlamaktadır. İran’ın bu söylemi, olası bir saldırıya verilecek tepkinin yalnızca konvansiyonel askeri araçlarla sınırlı olmayacağını, bölgesel ölçekte faaliyet gösteren müttefik yapılar, devlet dışı silahlı aktörler ve ideolojik yakınlık temelinde şekillenen ağlar aracılığıyla genişleyebilecek bir etkileşim alanını kapsadığını ima etmektedir. Bu yaklaşım, saldırgan aktör açısından maliyet hesaplamasını karmaşıklaştırmakta; doğrudan askeri sonuçların ötesinde, farklı coğrafyalara yayılabilecek düşük yoğunluklu çatışmalar, asimetrik baskı unsurları, siyasi ve ekonomik belirsizlikler ile uzun vadeli istikrarsızlık ihtimalini aynı anda gündeme getirmektedir. Dolayısıyla caydırıcılık, tekil bir askeri kapasite gösterisinden ziyade, belirsizlik üreten ve öngörülemez sonuçlar doğuran bir etki alanı üzerinden kurgulanmaktadır. Bu durum, klasik caydırıcılık teorilerinde öne çıkan netlik, karşılıklılık ve orantılılık ilkelerinin yerini, muğlaklık, yayılma ve dolaylılık gibi unsurların aldığı bir stratejik mantığa işaret etmektedir. İran’ın söylemi, potansiyel bir çatışmanın başlangıç ve bitiş noktalarının net biçimde tanımlanamayacağı, taraflar arasındaki etkileşimin farklı yoğunluk ve biçimlerde süreklilik kazanabileceği bir senaryoyu öne çıkarmakta; böylece saldırı kararının yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi, ekonomik ve toplumsal sonuçlarıyla birlikte düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede ortaya çıkan caydırıcılık anlayışı, literatürde “yaygınlaştırılmış caydırıcılık” olarak adlandırılan, tehdit ve karşılık ilişkisinin birden fazla aktör ve alan üzerinden genişletildiği yaklaşımla örtüşmekte; aynı zamanda “belirsizlik üzerinden caydırma” stratejilerinin temel varsayımlarını yansıtmaktadır. Burada amaç, karşı tarafın karar alma sürecinde kesinlikten uzak, risk algısı yüksek ve kontrol edilemeyen bir tablo yaratmak suretiyle saldırı eşiğini yükseltmektir. Bu söylem, askeri güç kullanımından ziyade güç kullanım ihtimalinin doğuracağı karmaşık ve yaygın sonuçları öne çıkararak, caydırıcılığı psikolojik, siyasi ve stratejik boyutlarıyla bütüncül bir çerçevede yeniden üretmektedir.

    Konstrüktivist yaklaşım çerçevesinde ele alındığında bu söylem, İran’ın dış politika davranışlarını yalnızca maddi kapasite, güç dengesi ya da dar anlamda rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamanın yetersiz kaldığını; aksine kimlik, normlar ve söylemsel inşaların merkezi bir rol oynadığını göstermektedir. İran, bu çerçevede kendisini klasik anlamda bir ulus-devlet aktörü olarak konumlandırmanın ötesine geçerek, daha geniş bir normatif referans alanı üzerinden meşruiyet üretmeye çalışan bir siyasal özne olarak sunmaktadır. Dini liderliğe yönelik olası bir saldırının, yalnızca devletin egemenliğine yönelmiş bir tehdit olarak değil, daha geniş bir kolektif kimliğe atıfla tanımlanması, söylemsel düzeyde “biz” ve “öteki” ayrımının yeniden kurulmasına hizmet etmektedir. Bu tür bir çerçeveleme, güvenlik algısını yalnızca askeri ya da stratejik unsurlarla sınırlamamakta; aynı zamanda sembolik, ahlaki ve tarihsel boyutları da içeren çok katmanlı bir anlam dünyası yaratmaktadır. Konstrüktivist teori açısından bu durum, tehditlerin nesnel gerçeklikten ziyade aktörlerin paylaştığı anlamlar, anlatılar ve kolektif hafıza üzerinden şekillendiğini ortaya koymaktadır. Söylem, ulus-ötesi düzeyde bir kimlik inşasını desteklerken, İran’ın kendisini belirli normların ve değerlerin savunucusu olarak sunmasına imkân tanımaktadır. Bu bağlamda kullanılan dil, yalnızca iç kamuoyuna yönelik bir mobilizasyon aracı değil; aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlere gönderilen sembolik bir mesaj niteliği taşımaktadır. Söz konusu söylemin işlevi, askeri caydırıcılıktan ziyade normatif caydırıcılık üretmek, yani olası bir müdahalenin yalnızca maddi sonuçlar doğurmayacağı, aynı zamanda geniş çaplı siyasi ve toplumsal yansımalar yaratacağı algısını pekiştirmektir. Bu durum, uluslararası ilişkilerde söylemin, kimlik inşasının ve meşruiyet üretiminin ne denli belirleyici olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Aynı zamanda bu yaklaşım, devletlerin davranışlarını sabit ve değişmez çıkarlar üzerinden değil, zaman içinde dönüşebilen kimlik ve algılar üzerinden değerlendirme imkânı sunmaktadır. Böylece İran’ın söz konusu söylemi, salt ideolojik bir refleks olarak değil; belirli bir stratejik kültürün, tarihsel deneyimlerin ve algılanan tehditlerin etkileşimi sonucunda ortaya çıkan çok boyutlu bir politika aracı olarak okunabilir. Bu perspektif, uluslararası sistemde aktörlerin kendilerini nasıl tanımladıklarının, neyi tehdit olarak gördüklerinin ve hangi normatif çerçeveler üzerinden hareket ettiklerinin, maddi güç unsurları kadar belirleyici olabileceğini ortaya koymakta ve güvenlik kavramının anlamını genişleten analitik bir katkı sunmaktadır.

    Bununla birlikte, söz konusu normatif çağrının sahadaki somut karşılığının ne ölçüde oluşacağı ciddi biçimde tartışmaya açıktır; zira bu tür söylemler, teorik düzeyde yüksek bir sembolik çekiciliğe sahip olsalar dahi, pratikte çok sayıda yapısal ve siyasal değişkenin etkisi altında şekillenmektedir. Öncelikle, geniş bir coğrafyaya yayılan ve tarihsel olarak farklı deneyimler yaşamış toplulukların bulunduğu çok katmanlı sosyo-politik ortam, tekil bir söylemin yekpare bir karşılık bulmasını zorlaştırmaktadır. Bölgesel aktörler arasındaki çıkar farklılıkları, güvenlik önceliklerinin çeşitliliği, devletlerin kendi iç siyasal dengeleri ve dış politika yönelimleri, bu tür çağrıların algılanma ve benimsenme biçimlerini doğrudan etkilemektedir. Ayrıca, geçmişte yaşanan rekabetler, karşılıklı güvensizlikler ve ideolojik ayrışmalar, normatif düzeyde dile getirilen ortaklık iddialarının pratikte sınırlı bir etki alanında kalmasına yol açabilmektedir. Bu bağlamda, çağrının evrensel bir mobilizasyon yaratma iddiası, mevcut uluslararası sistemin devlet merkezli yapısı ve aktörlerin rasyonel çıkar hesaplarıyla karşı karşıya gelmektedir. Devletler ve devlet dışı aktörler, bu tür söylemleri çoğu zaman kendi stratejik konumlanışları çerçevesinde değerlendirmekte; destek, mesafe veya temkinli yaklaşım gibi farklı tutumlar geliştirmektedir. Öte yandan, normatif söylemin içeriği kadar, bu söylemi üreten aktörün tarihsel rolü, bölgesel ilişkileri ve mevcut güç kapasitesi de belirleyici olmaktadır. Güç asimetrileri, ittifak ağları ve jeopolitik rekabetler, söylemin kapsayıcılığını daraltan unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla, teorik olarak geniş bir etki alanı vaat eden bu tür çağrıların, pratikte daha sınırlı ve seçici bir karşılık bulması olası görünmektedir. Bu sınırlılık, söylemin tamamen etkisiz olduğu anlamına gelmemekle birlikte, etkisinin daha çok belirli ideolojik yakınlıkların, mevcut örgütsel bağların ve halihazırda var olan siyasal ilişkilerin bulunduğu alanlarda yoğunlaşacağını göstermektedir. Sonuç olarak, normatif çağrı ile pratik siyaset arasındaki bu mesafe, uluslararası ilişkilerde sıkça gözlemlenen söylem-eylem ayrışmasının güncel bir örneği olarak değerlendirilebilir; bu durum, sembolik güç ve mobilizasyon iddialarının, ancak uygun yapısal koşullar ve geniş kabul görmüş ortak çıkarlar mevcut olduğunda daha kapsayıcı sonuçlar üretebileceğini ortaya koymaktadır.

    Uluslararası hukuk perspektifinden değerlendirildiğinde söz konusu açıklama, modern uluslararası sistemin seküler, devlet merkezli ve normatif yapısıyla belirgin bir gerilim alanı üretmektedir; zira güncel uluslararası hukuk düzeni, kuvvet kullanma yasağı, egemen eşitlik, meşru müdafaa, gereklilik ve orantılılık gibi ilkeler üzerinden şekillenmiş olup, bu ilkeler devletlerin davranışlarını öngörülebilir ve denetlenebilir kılmayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede, hukuki sınırları açık biçimde tanımlanmamış ve normatif içeriği belirsiz bir mobilizasyon çağrısı, kuvvet kullanımının hangi koşullarda, kimler tarafından ve hangi ölçekte gerçekleştirileceği sorularını yanıtsız bırakmaktadır. Böyle bir belirsizlik, olası bir çatışma durumunda sorumluluğun tespiti, fiillerin isnadı ve hukuki hesap verebilirliğin işletilmesi süreçlerini zorlaştırarak, uluslararası toplumun kriz yönetimi ve hukuki denetim kapasitesini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır. Ayrıca uluslararası hukukun temel dayanaklarından biri olan devletlerin merkezi rolü, bu tür söylemlerle birlikte görece aşınmakta; devlet dışı aktörlerin, gevşek ağların veya dolaylı vekil yapıların sürece dâhil olma ihtimali artmaktadır. Bu durum, çatışmanın taraflarını net biçimde ayırt etmeyi güçleştirirken, mevcut hukuki rejimlerin uygulanabilirliğini de tartışmalı hâle getirmektedir. Nitekim çağdaş çatışmaların büyük bölümünde görüldüğü üzere, aktör çeşitliliğinin artması ve niyetlerin muğlaklaşması, hem silahlı çatışma hukukunun hem de uluslararası insancıl hukukun etkinliğini sınırlayan başlıca faktörler arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, normatif referansların hukuki çerçevelerle uyumsuz biçimde siyasal söyleme dâhil edilmesi, çatışmanın coğrafi kapsamı ve etki alanı konusunda da öngörülemezlik yaratabilmektedir; zira bu tür söylemler, fiilî sınırların ötesine taşabilen bir etki üretme kapasitesine sahiptir. Sonuç olarak, hukuki belirlilikten uzak ve sınırları açıkça tanımlanmamış mobilizasyon çağrıları, yalnızca ilgili aktörler arasındaki gerilimi artırmakla kalmayıp, bölgesel ve küresel ölçekte istikrarı zedeleyebilecek ikincil riskler de doğurabilmektedir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında temel sorun, bu tür açıklamaların niyet beyanı olmanın ötesine geçerek fiilî eylemlere dönüşmesi hâlinde, mevcut normların nasıl uygulanacağı ve ihlallerin hangi mekanizmalarla denetleneceği sorusunun net bir yanıtının bulunmamasıdır; bu da uluslararası sistemde hukukun düzenleyici ve sınırlayıcı rolünün giderek daha fazla sınanmasına yol açmaktadır.

   Sonuç olarak İran’ın Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik muhtemel bir saldırıyı “cihat” söylemi üzerinden çerçevelemesi, dar anlamda anlık bir tehdit algısının ötesinde; İran’ın stratejik kültürünü, güvenlik anlayışını ve uluslararası sisteme bakışını yansıtan çok boyutlu bir politika üretim biçimini ortaya koymaktadır. Bu söylem, realist perspektifte asimetrik koşullar altında caydırıcılığı artırmaya yönelik rasyonel bir maliyet yükseltme stratejisi olarak okunurken; konstrüktivist açıdan İran’ın kimlik, norm ve kolektif hafıza üzerinden güvenliği yeniden inşa etme çabasını görünür kılmaktadır. Aynı zamanda “cihat” kavramının stratejik bir iletişim aracı olarak dolaşıma sokulması, klasik devlet merkezli ve simetrik çatışma varsayımlarına dayanan caydırıcılık anlayışının ötesine geçildiğini, belirsizlik, yayılma ve dolaylılık unsurlarının merkezde olduğu yeni bir güvenlik mantığının benimsendiğini göstermektedir. Bununla birlikte, normatif ve sembolik gücü yüksek bu tür söylemlerin sahadaki somut karşılığının, bölgesel çıkar çatışmaları, aktör çeşitliliği ve uluslararası sistemin yapısal sınırlılıkları nedeniyle sınırsız bir mobilizasyon yaratmasının güç olduğu da açıktır. Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında ise bu yaklaşım, hukuki belirlilik, sorumluluk ve hesap verebilirlik ilkeleriyle ciddi bir gerilim üretmekte; özellikle devlet dışı aktörlerin olası rolü, mevcut normatif çerçevelerin uygulanabilirliğini tartışmalı hâle getirmektedir. Dolayısıyla İran’ın “cihat” söylemi, ne salt teolojik bir refleks ne de yalnızca söylemsel bir abartı olarak değerlendirilebilir; aksine, ideoloji, güç asimetrisi, kimlik inşası ve stratejik iletişimin iç içe geçtiği, bölgesel güvenlik dengelerini ve uluslararası normatif düzeni etkileyebilecek kapsamlı bir politika aracıdır. Bu durum, günümüz uluslararası ilişkilerinde güvenliğin yalnızca maddi kapasite üzerinden değil, anlam, algı ve söylem üzerinden de üretildiğini bir kez daha teyit etmekte; klasik analiz çerçevelerinin bu tür karmaşık güvenlik pratiklerini açıklamakta yetersiz kalabileceğini göstermektedir.

KAYNAKÇA

– Çağatay Balcı, 2020,İran’da Etnik Kimlik ve Devlet, İRAM.

https://www.iramcenter.org/kitabiyat-detay/iranda-etnik-kimlik-ve-devlet-92

– İsmail SARI,2016, Uluslararası Politikada Sivil Dinin Etkisi: İran Örneği, TYB Akademi, s. 117-134

https://www.tybakademi.com/kitap/akademi18.pdf

– Süleyman ELİK & Meysune YAŞAR, 2016, Uluslararası İlişkilerde Dış Politika ve Milli Kimlik Bağıntıları “Fars Şii Jeopolitiği’nin İmkânları ve Çıkmazları, s. 17-48

https://www.tybakademi.com/kitap/akademi18.pdf

-Kürşat Kolsuz, 2017, Mezhep ve Kimlik Bağlamında Ortadoğu’da İran’ın Güç ve Güvenlik Politikaları, Bölgesel Araştırmalar Dergisi “İran” Özel Sayısı, 1(2)

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/391135

-İndependent Türkçe, İran, dini liderin hedef alınması halinde cihat ilan etmekle tehdit ediyor (21 Ocak 2026)

https://www.indyturk.com/node/771644/d%C3%BCnya/i%CC%87ran-dini-liderin-hedef-al%C4%B1nmas%C4%B1-halinde-cihat-ilan-etmekle-tehdit-ediyor

-Melih Kazdal, 2024, Iran’s Security Strategy: Balancing Defensive Deterrents and Offensive Proxy Warfare,14(2)

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4313055

-Erdem Aksoy, İran’dan sert uyarı: Hamaney’e saldırı olursa cihat ilan ederiz,Haberler.com,(21 Ocak 2026).

https://www.haberler.com/dunya/iran-dan-sert-uyari-hamaney-e-saldiri-olursa-19486203-haberi

-Zehranur Bayraktar, 2024, Neorealist Teori Bağlamında İran Dış Politikası,TASAM

https://tasam.org/tr-tr/Icerik/72635/neorealist_teori_baglaminda_iran_dis_politikasi

-Mehmet Ali Yüksel, 2025, Şii Hilali’nin Çöküşü Sonrasında İran’ın Güvenlik Stratejisinin Geleceği,Güvenlik Stratejileri Dergisi

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4623486

– Damla Taşdemir Kaderli, 2021, Ortadoğu Politikaları Bağlamında Devrim Sonrası İran Dış Politikasının Temel Bileşenleri ve Dinamikleri, Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi,40(1),s. 37-49

https://www.academia.edu/74470383/ORTADO%C4%9EU_POL%C4%B0T%C4%B0KALARI_BA%C4%9ELAMINDA_DEVR%C4%B0M_SONRASI_%C4%B0RAN_DI%C5%9E_POL%C4%B0T%C4%B0KASININ_TEMEL_B%C4%B0LE%C5%9EENLER%C4%B0_VE_D%C4%B0NAM%C4%B0KLER%C4%B0_Fundamental_Components_and_Dynamics_of_Post_Revolutionary_Iran_Foreign_Policy_in_the_Context_of_the_Middle_East_Policies

-Hakan Cavlak & Ümmiye Özbilek, 2019, Konstrüktivist Perspektiften Devrim Sonrası İran Siyasal Sistemi,BJSS

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/775110

Add Your Comment