
Latin Amerika, jeopolitik konumu ve sahip olduğu zengin enerji kaynaklarıyla küresel güç mücadelesinin her zaman merkezinde yer almıştır. Brezilya, Arjantin, Şili ve Bolivya gibi ülkeler, linyit yataklarından nadir elementlere kadar dünyanın iştahını kabartan rezervlere sahiptir. Bu stratejik önem, bölgenin yıllarca ABD’nin “arka bahçesi” olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Ancak bugün Monroe Doktrini’nin çizdiği sınırlar, değişen dünya düzeniyle birlikte yeniden tanımlanıyor.
Tarihsel sürece baktığımızda, 1945-1991 yılları arasında dünya, ABD ve SSCB liderliğinde iki kutuplu bir sisteme sahipti. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetlerin dağılmasıyla ABD, kısa bir süre için “tek egemen güç” olarak sahneye çıktı. Fakat uluslararası ilişkiler boşluk kabul etmez. Bugün ne iki kutuplu ne de tek kutuplu bir düzenden bahsetmek mümkün. Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapılarla sesini yükselten devletler, “Dünya tek bir devletin hegemonyasında olmamalı” diyerek çok kutuplu bir sistemin kapılarını araladı.
İşte tam bu kırılma noktasında, Latin Amerika’da ABD’nin tekeli kırılıyor ve sahneye yeni bir aktör çıkıyor: Çin.
Bu iki devin bölgeye yaklaşımı, ekonomi-politik anlayışlarındaki derin farklarda gizli. ABD; serbest piyasa, özel mülkiyet ve sınırlı devlet anlayışıyla hareket ederken; Çin, devletçi ve merkeziyetçi politikalarıyla sahada. Tropikal yağmur ormanlarından elde edilen keresteden kahveye, pirinçten yer fıstığına kadar bölgenin tüm zenginlikleri artık Çin’in radarında. Bugün dünyada elimize aldığımız hemen her üründe gördüğümüz “Made in China” ibaresi, Çin’in küresel hakimiyetinin en somut kanıtı olarak Latin Amerika pazarlarını da domine ediyor.
Fakat Çin’in stratejisi sadece mal satmak değil. Asıl savaş, “yumuşak güç” üzerinden, yani zihinler üzerinden veriliyor. ABD’nin dış politika odağını İran, Grönland (Arktik) gibi farklı kriz bölgelerine kaydırdığı bir dönemde, Çin bölgedeki boşluğu stratejik bir sabırla dolduruyor. Hedef kitle ise bugünün yöneticileri değil, geleceği inşa edecek olan gençler. Burslar, dil eğitimi ve kültürel programlarla Latin Amerikalı gençlerin zihin dünyasına giren Çin, aslında geleceğin karar vericilerini şimdiden kendi yörüngesine çekiyor.
Yine de bu tabloya bakıp kesin bir yargıya varmak, uluslararası ilişkilerin doğasına aykırı olur. “Latin Amerika artık Çin’in arka bahçesidir” demek için henüz erken. Unutmayalım ki devletlerin ebedi dostları veya düşmanları yoktur, ebedi çıkarlar vardır. Bugün rekabet eden bu iki süper güç, yarın bölgedeki çıkarları gereği beklenmedik bir “zoraki ortaklık” masasına bile oturabilir.
Sonuç olarak Latin Amerika, küresel güç mücadelesinin yeni satranç tahtasıdır. Ve bu oyunda henüz şah mat denilmedi.

