Bir Türküyle Gelen Zafer
Rıza ağı ile örülen egemenlik, bir fabl diplomasisinde şiddetten daha derin olabilir mi? “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” eseri, bu soruya verilebilecek en çarpıcı örneklerden biridir. Anlatımda özellikle seçilen “fil” ve “karınca” ulusları, ezen ve ezilen tarafların çok katmanlı ilişkisini değerlendirmek için oldukça güçlü sembollerdir. Bu ilişkide diplomasi, farklı katmanları birbirine bağlayan ve yönetim içindeki görünmez sınırları açıklığa kavuşturan bir araçtır. Filler sultanı yalnızca kendi ulusunun başı değil, diğer tüm canlıların üstünde konumlandırılmış yüksek bir otoriteyi; diğer taraftan ise uluslararası hiyerarşinin en tepesinde bulunan hegemonik bir aktörü temsil eder. Karıncalar ise önceleri kendi kimlikleriyle barışık ve kolektif yaşayan bir ulus olarak resmedilir, sonrasında potansiyel bir tehdit olarak tanımlanır. Karıncaların kimliği önce aşağılanır, sonra yüceltilmiş bir “fil kimliği” vaadiyle silinir. Bu beklenmedik değişimin arkasında kaba bir güç değil, diplomasi vardır. Burada araçsallaştırılan diplomasi; eşitlerin oyununu değil, güçlü olanın üstünlüğünü yönetir. Yaşar Kemal’in alegorisi, sömürünün doğrudan şiddet yoluyla değil; rıza, anlatı ve kurumlar yoluyla içselleştirilmesini sağlayan bir tahakküm biçimi olarak işlenir.
Filler sultanının tahtı geniş ve eskidir. İlerleyen sayfalarda bu betimleme oldukça anlamlı bir hâle gelir; çünkü ancak tahtı eskimiş bir hükümdar bu denli kibirli ve açgözlü olabilir. Karıncalardan yapmalarını istediği görkemli taht ise sıradan bir emir değildir; sembolik olarak iktidarın meşruluğu, karıncaların kendi elleriyle inşa ettiği tahtta gizlidir. Sultan tarafından kurulan düzen ise incelikle işlenmiş bir kültürel hegemonyadır. Antonio Gramsci tarafından geliştirilen bu görüş, iktidarın rızaya dayalı şekilde sürdürülebilmesini içerir. Yönetimi ele alan kişiler; toplumun geri kalanının fikirlerini, değerlerini, beklentilerini ve dünya görüşlerini şekillendirir. Filler sultanı yalnızca buyurgan bir özne değil, ulusların sömürüyü özgürlük sanan bir anlayış geliştirmesini kurgulayan bir güçtür. Karıncalara sürekli olarak “karıncaların fillerin atası oldukları” aşılanır; böylelikle yaratılan tarihsel şüphelerin de ötesinde bilinçli bir asimilasyon stratejisi uygulanır. Zaman içinde karıncalar kendi geçmişlerinden utanır, fil okullarına gider, fil dilini öğrenir. Gramsci’nin anlayışının birebir karşılığı olan bu uygulamalar; egemen grubun oluşturmak istediği rızanın çeşitli sosyal araçlar ile yaygınlaşmasını hedefleyen uygulamalar ve aynı zamanda çekim ve ikna yoluyla baskı kurabilme örneğidir. Filler ve karıncalar arasında yıkım dolu savaşlar da meydana gelmiştir, gelmesine; ancak burada önemli olan nokta, kanlı mücadelelerin yaşanmış olmasından çok akabinde inşa edilen anlatılardır. Fil ordusunun karınca kentlerine yaptığı saldırılar açık bir işgal de olsa, bu işgalin meşrulaştırılması tarihin iktidar yanlısı olarak yazılmasıyla gerçekleşir. Fil askerlerinin karıncaların çektiği acıları görmemesi tesadüf değildir; tarihe unutulmaz bir destan olarak geçecek bu mücadelelerin arkasındaki zulümler, iktidarın söylemleriyle görünmez kılınır. Neticede gerçeklik, toplumların rahat bir uykuya dalıp itaatkâr bireyler yaratması için iktidar tarafından bulanıklaştırılır.
Uyku hâli, gelinebilecek en tehlikeli noktadır. Bir ulusu zihinsel uyuşukluğa sürükleyen uygulamalar her zaman sessizlik içinde yürütülür. Yaşanan ilk savaşın ardından karıncalar, köle olmaktansa ölmeyi tercih eden bir tutum sergilese de zaman içinde dirençleri kırılır. Gün geçtikçe, direnseler dahi sonucu değiştiremeyeceklerine inanarak pasifize edilirler. Sürekli aşağılanma, tehdit ve karşılaştırmalar içinde karıncalar kendini yetersiz ve suçlu hissetmeye başlar. Psikolojideki “öğrenilmiş çaresizlik” kavramının yansıması olan bu durum, toplumun çaba göstermeyi bırakması ve teslim olması ile sonuçlanır. Karıncalar yalnızca itaat etmekle kalmaz, itaatin gerekli ve sorgulanamaz olduğuna inanır. Her bireyin böylesine psikolojik bir dönüşüm yaşadığı yerde toplumsal bir kimlik erozyonu meydana gelir. Karıncalar fil olmak isterken ne kendileri olabilir ne de fil olabilir; günün sonunda iktidar için çalışan makinelere dönüşmüşlerdir. Geçmişlerine sahip çıkamadıkları gibi, ait olmadıkları bir kimliği de taşıyamazlar. Halk düşünmesin diye düşünenlerin kurduğu yeni dünya düzenlerinde ise hatırlayan ve sorgulayan kesimler düşman ilan edilir. Kırmızı sakallılar, karıncalar arasındaki en bilgili kesimdir. Fillerin kurmak istedikleri üstünlüğü sarsabilecek olan bu kesim ve özellikle “kırmızı sakallı topal karınca”, sultanın başlıca hedefidir. Çünkü her otoriter sistemin en büyük korkusu, bilinçli kalabilenlerin taşıdığı potansiyeldir.
Gücün, sömürünün, saptırılmış özgürlük tanımlarının hüküm sürdüğü sistemde kolektif hafıza, akıllara kazınacak bir galibiyeti ateşler. Karıncalar yalnızca hizmet vermekle meşgulken ve filler sınırsız ganimet ve rahatlık içinde yaşayıp giderken, eski bir karınca türküsü kulaklara çalınır. Bu türkü, yalnızca kulağa hoş gelen bir ses dizisinden ibaret değildir. Unutulmuş sevgiler ve “karınca olabilme fikri” yeniden filizlenir, fillerin dayattığı nefret düzeni bir anda sarsılır. Egemenler, sevgiyi büyütmek istemez; çünkü sevginin olduğu yerde beraberlik vardır. Bunun yerine nefretle beslenmiş ayrık uluslar gözetilir. Nefret korkuyu, korku itaati, itaat ise kalabalığı köle yapan düzenleri doğurur. Yüreklerde yankılanan bu türkü, tam da bu farkındalığı kazandırır. Nihayetinde yeryüzünün bütün karıncaları bir araya geldiğinde, karşı tarafın ne denli büyük ve kuvvetli olduğu önemsiz hâle gelir. Dolayısıyla eserin son cümlesi olarak “Kıssadan hisse, yeryüzünün bütün karıncaları birleşince…”, olaylar zincirini bütünüyle tamamlar. Birleşen karıncalar; fiziksel olarak bir arada durmanın ötesinde, geçmişini hatırlayarak kimliğine sahip çıkan, geleceklerini birlikte tayin etmeye muktedir olan bir kitleyi vurgular. Yaşar Kemal’in semboller üzerinden işlediği bu değerli fabl, değişmez sanılan yönetimlerle ancak toplumsal bilinç sayesinde mücadele edilebileceğini anlatır. “Haklı azınlık, haksız çoğunluktan daha güçlüdür.” Bu sebeple asıl zafer sayıca fazla olmak ya da güçlü olmak değil, gizlenen hakikati bulup savunabilme cesareti göstermektir.

