Ön Yargının Ötesinde: SCARAB
Günümüzde farklı kültürlerin inançları ve sembolleri, çoğu zaman hızlı ve yüzeysel yargılarla değerlendirilebiliyor. Bir toplum için kutsal olan bir değere, başka bir yerden bakıldığında “garip” ya da “anlamsız” gibi etiketler takılabiliyor. Oysa bu tür önyargılar, çoğu zaman o kültürün doğayla kurduğu ilişkiyi, bilgi üretme biçimini ve dünyayı nasıl anlamlandırdığını görmezden geliyor. Antik Mısır’da kutsal kabul edilen scarab böceği, bu duruma verilebilecek en dikkat çekici örneklerden biri.
Antik Mısır, güçlü bir kültürel kimliğe sahipti ve kendi inanç sistemini evrenin merkezine koyuyordu. Ancak dış dünyaya kapalı bir uygarlık asla değillerdi. Mısır, o zamanlar ticaret yolları, diplomatik ilişkiler ve göçler sayesinde birçok farklı toplumla iletişim hâlindeydi. En dikkat çekici nokta ise şuydu ki Mısırlılar, dışarıdan gelen bilgileri olduğu gibi kopyalamıyor veya reddetmiyordu; onları kendi kültürel yapıları içinde yeniden yorumluyor ve dönüştürüyorlardı. Yani bilgiyi körü körüne kabul etmek veya tamamen küçümseyip çöpe atmak yerine, kendilerine uyarlıyorlardı.
Bu yaklaşımın en güzel örneklerinden biri olarak da scarab, yani başka bir deyişle bok böceğinin hikâyesini konuşabiliriz. Nil Nehri çevresinde yaşayan insanlar için bu böcek gündelik hayatın bir parçasıydı. Ama Mısırlılar yalnızca bakmıyor, gözlemliyordu. Scarab’ın yuvarladığı küreyle sürekli belirli bir yönde ilerlemesi, toprağın altından yeniden çıkması ve yaşam döngüsü, onlara doğadaki sürekliliği ve dönüşümü hatırlatıyordu. Bu yüzden scarab, sabah güneşini temsil eden Khepri ile ilişkilendirildi ve yeniden doğuşun sembolü hâline geldi. Bazı anlatılarda Ra’nın scarab hâlinde tasvir edilmesi de bu yüzden tesadüf değildir.
Aslında bugünden ya da farklı bir kültürden bakınca, bir böceğin kutsal olarak kabul edilmesi ilk anda tuhaf veya anlamsız gelebilir. Ancak modern bilim, bu gözlemlerin ne kadar isabetli olduğunu yıllar sonra ortaya koydu. Yapılan araştırmalar, scarab böceklerinin yönlerini bulurken yıldızların ışığını referans aldığını gösteriyor. Scarab böcekleri, güneş ya da ay görünmediğinde bile Samanyolu’nun parlak bantlarını kullanarak yollarını bulabiliyorlar. Üstelik bu davranış, yalnızca gündüz değil, gece de devam ediyor. Küçücük bir canlının bu kadar karmaşık bir yön bulma sistemine sahip olması, doğanın ne kadar sofistike olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ancak geçmişin doğaya bu kadar dikkatle bakan ve anlam üretmeye çalışan toplumlarıyla bugünün dünyası arasında ciddi bir davranış farkı olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
Günümüzdeki toplumlara baktığımızda, Antik Mısır’ın bilgiye ve iletişime açıklığının tam tersine işleyen bir resimle sık sık karşılaşıyoruz. Özellikle son birkaç yüzyılda yaşanan savaşların, ideolojik çatışmaların ve kutuplaşmaların arkasında elbette ekonomik ve politik pek çok neden var. Ancak ötekileştirmenin temelinde, çoğu zaman çok daha basit bir şey yatıyor: Karşımızdakini anlamaya çalışmamak. Bir toplumu, bir inancı ya da bir yaşam biçimini anlamlandıramadığımızda, onu dışlamak, tehdit olarak görmek ya da küçümsemek çok daha basit bir seçenek olarak gözükebiliyor. Oysa asıl sorun, farklı olanın kendisi değil, bizim o farklılığa nasıl baktığımız.
Gerçek şu ki hepimiz aynı gezegende yaşıyoruz ama çok farklı hayatlar deneyimliyoruz. Coğrafyamız, içinde büyüdüğümüz kültür, ekonomik koşullarımız ve toplumsal yapılarımız birbirinden çok farklı olabiliyor. Aslında bu farklılıklar, birbirimizden öğrenebilmemiz için büyük bir fırsat. Her toplumun, başka bir toplumdan alabileceği ve kendine katabileceği bir şey var. Kitlesel olarak ilerleyebilme ihtimali de tam olarak buradan doğuyor. Buna rağmen birbirimizi bu kadar kolay dışlamamız ve ötekileştirmemiz, insanlık adına oldukça düşündürücü ve hâliyle de üzücü. Antik Mısır’daki scarab örneği de, farklı olanı anlamaya çalışmanın nasıl derin ve evrensel sonuçlar doğurabileceğini çok net gösteriyor.
Binlerce yıl önce, bugün “ilkel” olarak nitelendirilebilecek bir dönemde bile insanlar doğaya bakarak son derece derin anlamlar çıkarabiliyordu. Küçük bir canlıdan evrensel bir düzen fikri üretilebiliyordu. Bu da bize şunu hatırlatıyor: Bir inanç ya da kültürel sembol, ilk bakışta bize anlamsız gelse bile arkasında ciddi bir gözlem ve düşünce süreci olabilir. Her şeyi hemen yargılamak ve yanlış olarak etiketlemek yerine, “Neden böyle düşünmüş olabilirler?” sorusunu sormak belki de çok daha anlamlı.
Meselelerden biri de tek bir doğru olduğuna inanmak olabilir. Oysa dünya, tek bir bakış açısından ibaret değil. Kültürlerimiz, yaşam biçimlerimiz ve dünyayı anlamlandırma şekillerimiz farklı olabilir ama bu, birimizin diğerinden daha değersiz olduğu anlamına gelmez. Hatta tam tersine, bu çeşitlilik insanlığın en büyük gücü ve şansıdır. Belki de bizim dünyadaki sınavımız, tüm bu farklılıklara rağmen birlikte yaşayabilmek ve dünyayı daha sürdürülebilir bir yer hâline getirebilmek. Sözüm o ki, daha birbirimizden öğreneceğimiz çok şey var!

