Nato Zemininde ABD ve AB Güvenlik Krizi Transatlantik İttifakın Küresel Sınavı


ÖZ
Avrupa Birliği, Rusya–Ukrayna Savaşı ile derinleşen Avrupa–Rusya gerilimi sonucunda siyasi, askerî
ve enerji alanlarında çok boyutlu sınamalarla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum, Avrupa Birliği’nin
enerji ve akaryakıt alanında önemli sorunlar yaşanmasına yol açmış; enerji arz güvenliği açısından
belirgin bir kırılganlık ortaya çıkarmıştır. Rusya’ya olan enerji bağımlılığı, Avrupa Birliği açısından
çeşitli sorunları beraberinde getirirken, aynı zamanda Rusya’nın Avrupa üzerindeki stratejik baskı
kapasitesini artırmasına imkân sağlamaktadır. Bu bağımlılık, her ne kadar azaltılmaya çalışılsa da
Avrupa Birliği’nin hem ekonomik hem de jeopolitik açıdan çeşitli çıkmazlarla karşılaşmasına neden
olmaktadır. Savaş sürecinde Ukrayna’ya verilen destek çerçevesinde Batı’nın Amerika Birleşik
Devletleri’nden beklentileri artmıştır; ancak bu süreç NATO ilişkilerinde söylem farklılıklarına yol
açmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri iç siyasetinde öne çıkan bazı yaklaşımlar ve liderler arası
iletişim tarzı, Avrupa Birliği ülkeleri üzerinde çeşitli etkiler yaratmış ve taraflar arasında söylemsel
düzeyde tartışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri ile
Avrupa Birliği arasında çıkar farklılıklarının ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu
değerlendirilmektedir. Nitekim bu durum, transatlantik ilişkilerde dönemsel olarak görüş ayrılıklarının
yaşanabileceğini ve söz konusu ilişkilerin dinamik bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Aynı
zamanda Münih Güvenlik Zirvesi’nde ABD’yi temsilen katılım sağlayan Dışişleri Bakanı; Marco
Rubion’nun, Avrupa’nın güvenliği konusunda yük paylaşımının artırılması gerektiğine yönelik
açıklamaları dikkat çekmektedir. NATO’nun uzun yıllar ABD liderliğinde ilerleyen güvenlik stratejisi
çerçevesinde şekillendiği bilinmekle birlikte, günümüzde ABD’nin daha fazla yük paylaşımı talep
etmesi, kendi ulusal çıkarlarını daha belirgin şekilde öncelediğini göstermektedir. Bu durum, taraflar
arasında öngörülemeyen çıkar farklılıklarının ortaya çıkmasına ve Avrupa kamuoyunda çeşitli
tartışmaların yaşanmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda gelişen jeopolitik dengelerden dolayı
Yükselen Çin Halk Cumhuriyeti ekseriyeti ve oluşturduğu stratejik ortaklıkları nitekim gelişen politik
bir tutumu gözler önüne sermektedir. Bununla birlikte dengelerin ve çıkarların daha önemli olduğu
kaçınılmaz bir perspektife dayanır. Bu nedenle güvenlik paradigmaları son derece stratejik bir
gerçekliktir


Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Rusya–Ukrayna Savaşı, Enerji, Güvenlik, NATO, Münih
Güvenlik Zirvesi


Giriş
Bu metnin amacı, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa ülkeleri arasındaki politik çıkar farklılıklarını
ortaya koymaktır. Avrupa’nın hem bölgesel hem de küresel ölçekte yaşanan gelişmeler karşısında daha
bağımsız hareket etme eğiliminde olduğu ve daha dengeli bir dış politika izleme arayışında bulunduğu
görülmektedir. Bu durum, Avrupa’nın daha tarafsız ve çok yönlü bir dış politika izlemeye çalıştığını
göstermektedir. Gelinen noktada, Batılı ülkelerin savunma sanayii potansiyelini güçlendirmeye yönelik
attığı adımların kaçınılmaz olduğu görülmektedir. Bu durumun, uzun vadede Amerika Birleşik
Devletleri ile Avrupa arasındaki savunma sanayii iş birliği dengelerinde değişim yaratabileceği
değerlendirilmektedir.
Aynı zamanda bazı Avrupa ülkelerinin Çin ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdürmesi,
Avrupa’nın çok yönlü dış politika izlediğinin önemli bir göstergesidir. NATO toplantılarında Çin’in
tehdit olarak gösterilmesine rağmen bu durum, Avrupa’nın farklı aktörlerle ilişkilerini tamamen
sınırlamamaktadır. Öte yandan, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ilişkiler
ve bu bölgeye yönelik stratejik açılımları dikkat çekmektedir. Bu gelişmeler, küresel güç dengelerinin
çok boyutlu bir şekilde şekillendiğini ve transatlantik ilişkilerin bu çerçevede yeniden tanımlandığını
göstermektedir. Bu çerçevede atılacak adımların çıkar ilişkilerini kazan-kazan perspektifinde tutması
gerekmektedir.


Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilim farklı bir boyut kazanmaktadır.
Sürecin başlangıcından itibaren Avrupalı liderlerin, savaşın hukuksuz olduğu yönünde açıklamalarda
bulunduğu görülmektedir. Avrupa, savaşın ilk gününden itibaren tarafsız bir tutum sergilemekle birlikte
bazı askerî unsurlarını sınırlamıştır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, Avrupalı müttefiklerinden
Orta Doğu’daki askerî imkânların kullanımına izin verilmesini talep etmiş; ancak bu taleplerin büyük
ölçüde karşılık bulmadığı görülmüştür. Öte yandan Avrupalı liderler, özellikle İspanya başta olmak
üzere, bu duruma tepki göstermiş ve söz konusu süreci haksız ve hukuksuz olarak değerlendirmiştir.


Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirel ifadeleri dikkat
çekmektedir [1]. Bu durum NATO bünyesinde güvenlik dengelerini etkileyen politik söylemler ortaya
çıkarmış ve güvenlik şemsiyesine yönelik sorgulamaları artırmıştır. Gelinen noktada Avrupa Birliği,
güvenlik ve savunma kapasitesini kendi kaynaklarıyla güçlendirme eğilimine yönelmektedir. Bu
kapsamda Avrupa Birliği, stratejik özerkliğini güçlendirmek amacıyla SAFE programını oluşturmuş ve
uygulamaya koymuştur [2]. Avrupa Birliği; kritik askerî, güvenlik ve savunma sanayii alanlarında dışa
bağımlılığı azaltmayı hedeflemektedir. Buna karşın değişen jeopolitik dengelerin bu süreç üzerinde
etkili olduğu görülmektedir. Sonuç olarak Avrupa Birliği’nin yumuşak güçten sert güç unsurlarına
yönelme eğiliminde olduğu gözlemlenmektedir [3]. Bu gelişmeler, Avrupa Birliği’nin küresel aktör
olma yolunda çeşitli reformlar gerçekleştirdiğini ve uluslararası siyasette daha etkin bir rol üstlenme
hedefinde olduğunu göstermektedir.


Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’da İsrail üzerinden nüfuzunu sürdürme
eğiliminde olduğu değerlendirilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasındaki iş birliği
çerçevesinde bölgedeki çeşitli güvenlik tehditlerine yönelik istihbarat faaliyetleri yürütülmesi bu
kapsamda değerlendirilebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez bölgesindeki ortaklarının iç
yapısını ve dinî kimliklerini gözlemlemesi de stratejik bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. İsrail’in
bölgedeki yayılmacı politikalarının, mevcut jeopolitik dengelerden yararlanarak kendi lehine bir
pozisyon oluşturduğu görülmektedir. Bu durum, bölgesel gerilimleri artırmakta ve farklı aktörler
açısından güvenlik endişelerini beraberinde getirmektedir [4].


Güvenlik Mimarisinde Para Değişimi ve Yeni Tehditler
Gelişen jeopolitik denklemler doğrultusunda ortaya çıkan diplomatik gerilimler, zamanla daha kritik
politik sonuçlara evrilmiştir. Bu gelişmeler; NATO’nun Avrupa kanadı başta olmak üzere birçok
devleti, net politik pozisyonlar almaya zorlamıştır. Bu bağlamda Asya’nın güç çarpanı olan Çin Halk
Cumhuriyeti, jeopolitik denklemi kendi lehine çevirme yönünde kararlı bir duruş sergilemektedir. Çin;
yumuşak güç unsurlarını, özellikle savunma ve sanayi ortaklıkları üzerinden Asya, Avrupa ve Latin
Amerika ile ekonomik ilişkilerini derinleştirerek pekiştirmektedir.
Söz konusu süreç, geleneksel güç dengelerinin ötesinde bir ivme kazanma eğilimi göstermektedir. Bu
durumdan etkilenen ABD’nin yürüttüğü varoluşsal iç muhakeme, diplomatik üslubuna ve uluslararası
ilişkilerine de yansımıştır. Ortaya çıkan bu boşluk, Çin’in uluslararası pazarda daha etkin bir şekilde
pozisyon almasına zemin hazırlamıştır. Nitekim Çin, küresel aktör konumunu pekiştirirken farklı
coğrafyalarda etkisini artırmaktan geri durmamıştır. Çin’in önemli ortaklarından biri olan İran ise
uluslararası yaptırımlara maruz kalmasına rağmen Pekin ile iş birliğini sürdürmektedir. İki ülke arasında
imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması, bu iş birliğinin somut bir göstergesidir [5].


Bu noktada ilgili aktörlere açık bir iş birliği mesajı verilmiş; oluşturulan zeminin stratejik ve ekonomik
önemi vurgulanmıştır. ABD-İsrail ve İran arasında şekillenen savaş bağlamında, Çin’in İran’a dolaylı
destek verdiği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu desteğin temel gerekçelerinden biri olarak,
Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin İran tarafından yönetilmesinin stratejik önemi gösterilmektedir
[6]. Çin, İran’dan temin ettiği uygun maliyetli enerji kaynaklarıyla durumu kendi lehine çevirmekte
kararlıdır. Bu süreçte ABD ve İsrail’in başlattığı askerî operasyonlar neticesinde, İran’ın üst düzey
yöneticileri ve bürokratlarının hedef alındığı görülmektedir. Bu durum, bölge halkı ve ülkeler üzerinde
ağır sosyal ve ekonomik etkiler yaratmıştır.


Savaşın seyri gün geçtikçe değişkenlik gösterirken İran, bin yıllara dayanan stratejik devlet yönetme
kültürüyle hareket etmekte olan bir ülkedir. Bu geleneksel yapı gereği, lider kadrosu hedef alınsa dahi
devlet yönetme sistematiğinin kesintiye uğramadan devam ettiği görülmektedir. Neticede İran; ABD’nin
Orta Doğu’daki askerî üslerine ve Körfez’deki ABD ortaklarına yönelik karşı hamleler başlatmış, bu
saldırılar neticesinde ABD askerleri can kayıpları vermiştir.
Bazı analizlerde küresel güç olan ABD’nin, bölgedeki sınanmalar karşısında stratejik özerkliğini
yitirerek adeta İsrail’in politikalarına angaje olduğu değerlendirilmektedir. ABD’nin bu politik
pozisyonu değiştirmediği takdirde stratejik ortaklıklarını riske atabileceği ve bölge ülkelerinin güvenlik
kaygılarının artacağı öngörülmektedir. Uluslararası basında geniş yankı uyandıran bu savaş neticesinde,
ABD Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-35 dahil olmak üzere birkaç savaş uçağının İran hava sahasında
vurulduğuna dair iddiaların yansıması; Çin destekli İran’ın küresel güç rekabeti bağlamında askerî
kapasite ve teknolojik üstünlük üzerinden verdiği stratejik bir mesaj olarak yorumlanmaktadır.


Öte yandan Çin’de askerî bünyede görev yapan üst düzey bir generalin casusluk faaliyetleri yürüttüğü
gerekçesiyle karşı istihbarat (kontrespiyonaj) birimleri tarafından tutuklanması, devletin iç güvenlik
mekanizmalarının ve derin istihbarat kültürünün aktif rol aldığını göstermektedir. Savaşın yayılma
riskinin bulunduğu gerçeği gün geçtikçe daha belirginleşmektedir. İsrail’in Lübnan ve Hizbullah
üzerinden çatışma alanını genişletme çabaları, bölgeyi bir kaos çemberine sürükleme riski taşımaktadır
[7].


Bu durum, başta NATO’nun doğu kanadı olan Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere bölge ülkelerini
harekete geçirmiştir. Mısır, Katar ve Pakistan gibi ülkeler gerilimi minimize etmek adına diplomatik
girişimlerde bulunmuşlardır; ancak durumun tırmanması kaçınılmaz bir gerçeklik olarak görünmektedir.
İran tarafından gerek Körfez ülkelerine füzeler atılması gerekse ABD askerî üslerinin hedef alınmasıyla
bu saldırı yelpazesinin kapsamı son derece stratejik olarak değerlendirilmektedir. Aynı zamanda senaryo
gereği, kazayla da olsa Türkiye hava sahası yönüne atılan birkaç füze, NATO Doğu Akdeniz hava
savunma gücü kapsamında havada imha edilmiştir. Bu durum Avrupa ülkeleri tarafından tepkiyle
karşılanmıştır. Takınılan tavır, Avrupa’nın Türkiye faktörünü önemli bulduğunu ve onu stratejik
güvenlik mimarisinin bir parçası olarak gördüğünü göstermektedir. Atılan füzeler nedeniyle Türkiye,
İran büyükelçisini Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak durumun tekrar edilmemesi gerektiği hususundaki
kararlılığını muhataplarına bildirmiştir. Bu gelişmeler üzerine NATO, Türkiye hava sahasının
korunması için Patriot hava savunma sistemlerini Malatya’ya konuşlandırmıştır; bu durum aynı
zamanda NATO tarafından da stratejik bir önem arz eden ittifak ilişkisi olarak görülmektedir [8].


Avrupa ülkeleri, özellikle İspanya ve Almanya başta olmak üzere Türkiye’nin yanında olduğuna dair
bir siyasi tutum sergilemişlerdir. Stratejik savunma sanayii ve askerî güç kapasitesiyle öne çıkan Türkiye
Cumhuriyeti’nin korunması, Avrupa’nın stratejik güvenlik çıkarlarıyla da örtüşmektedir. Jeopolitik
denklemlerin değişmesiyle birlikte AB’nin Türkiye ile askerî ortaklığını derinleştirmesi ve potansiyel
gücü fark ederek ilişkileri bu zeminde güçlendirmesi kaçınılmaz bir gerçekliktir. Son günlerde hem
Batılı hem de Körfez ülkelerinin pozisyon alarak Türkiye Cumhuriyeti ile hareket ettikleri
görülmektedir; bu durum Türkiye’nin “güvenli bir liman” olmasına dayandırılmaktadır.


Öte yandan Rusya-Ukrayna savaşında sergilenen tutum, uluslararası alandaki iş birliği ve güven
ilişkilerini pozitif şekilde etkilemiştir. Bu durumu fark eden ittifak ülkeleri, NATO güvenliği açısından
Türkiye’nin vazgeçilmez bir ortak olduğunu gözlemlemektedir. Kuzey Atlantik üyesi bir ülkenin Rusya
tarafından doğrudan muhatap alınması; Avrupa arz güvenliği için diplomatik açıdan pozitif bir
çözümleme sunmuş ve ülkeyi enerji transferi konumuna getirme yolunda önemli bir adım olmuştur.
Türkiye’nin diplomatik girişimleriyle tahıl sevkiyatının aktive edilmesi bu durumun en somut
göstergelerinden biridir [9].


Aynı zamanda geçtiğimiz dönemde Ankara’da ABD ve Rusya Federasyonu arasında, Soğuk Savaş’ın
bitiminden bu yana ilk defa en büyük casusluk takası gerçekleşmiştir. MİT gözetiminde gerçekleştirilen
bu operasyon, Türkiye’nin uluslararası prestij açısından “güvenli liman” konumunu pekiştirmiştir [10].
Avrupalı ülkeler, gelişen durum nedeniyle ikili ilişkileri derinleştirmede önemli adımlar atmaktadırlar.
ABD ve Rusya, stratejik casus takas operasyonunun yürütülmesinde gösterilen ev sahipliğinden dolayı
Türkiye’ye teşekkürlerini ve takdirlerini iletmişlerdir. Bu nedenle gelişen jeopolitik süreçte, bölgesel
gerilimler ve NATO bağlamındaki savunma stratejilerinde Türkiye, vazgeçilemez bir ortak ve aday ülke
olduğunu belirlemiştir. ABD and AB arasındaki güvenlik yaklaşımları zaman zaman çıkmaza girse de
Türkiye ile olan ortaklığın stratejik bir zorunluluk hâline geldiği açıktır.


Bu dönemde varoluşsal önem teşkil eden güvenlik ekosisteminin inşası, devletlerin kendi refahı
açısından hayati öncelikli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle gelinen durum, analiz çerçevesindeki
değerlendirmelerle birlikte tarafsız bir politik tutuma formüle edilmekte ve kararlı bir pozisyona
dönüşmektedir. Avrupa Birliği, bu tutum ve politik duruşun terminolojisine vakıftır. Çok merkeziyetçi
bir yapının bulunması kaçınılmaz bir gerçek olmanın yanı sıra dayatılan bir gözlem önceliği
taşımaktadır. Politik bir durum açısından son derece kanıtlanmış bir gerçek olan bu durum, teorik bir
yaklaşım olarak da oldukça değerlidir. Bu örnek, Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki çıkar temelli
tutumu nedeniyle kendi güvenlik ve ekonomik durumunu son derece olumlu etkilemiş; her iki aktörle
olan ortaklık ilişkilerini derinleştirmiştir.


Nitekim bu senaryo, başta Avrupalı ülkeler olmak üzere varoluşsal çoğunluk perspektifinde son derece
değerli görülmüş ve işlenebilir bir politik pozisyon izlenmesine evrilmiştir. Bu nedenle, her ne kadar
savaş Ukrayna cephesi bağlamında taraflı olarak değerlendirilse de gelişen dengelerin ortaya çıkardığı
politik tutum bu algıyı tam olarak yansıtmamaktadır. Bunun sebebi, güvenlikle birlikte ekonomik ve
enerji arz güvenliği açısından son derece önemli risk ve tehditler barındırmasıdır. Gelişen jeopolitik
durum, önemini giderek daha da artırmıştır. İran savaşının etkisi küresel piyasaları derinden
sarsmaktadır. Bu nedenle akaryakıt ve enerji krizi, küresel ölçekte ciddi bir risk oluşturmaktadır [11].


Bilhassa İran, stratejik hedef olarak ABD’nin hegemonik ve finansal altyapısını hedef almaktadır. İran
devleti, Hürmüz Boğazı’nden geçen petrol tankerlerinin geçişini engellemekte ve bu durumu, ülkesine
yönelik saldırıların bir sonucu olarak gerçekleştiren stratejik bir modül olarak izlemektedir. Gelinen
aşamada bu durum daha da yoğunlaşmakta ve kararlılıkla sürdürülmektedir. Son gelinen durumda ise
bölgesel nükleer güç olan Pakistan, ABD ve İran arasında diplomatik girişimde bulunmuş ve her iki
taraf süreli bir ateşkes sürecini faaliyete sokmuştur. Yalnız, başkent İslamabad’daki ABD ve İran
müzakereleri sonuç vermemiştir. Olayın ardından birkaç gün geçtikten sonra İran, Hürmüz Boğazı’nı
açmış olmakla birlikte bölge hâkimiyetini kurmak istediği mesajlarını uluslararası kamuoyuna
vermektedir. Bu durum neticesinde ABD, askerî seçenek kartını elinde bulundurduğunu ilan etmiş ve
Hürmüz Boğazı’nı ablukaya aldığını duyurmuştur.


Sonuç
Yukarıda belirtilen metinde; NATO mimarisinde gelişen ABD ve AB arasındaki gerilimler baz alınarak
artan güvenlik kaygısı ele alınmıştır. Akabinde Çin’in, gelişen yapısıyla ortaklarına vermiş olduğu güven
yer almaktadır. Aynı zamanda bununla birlikte ABD-İsrail ortaklığı da incelenmiştir. İsrail’in ABD
şemsiyesi altından izlediği yayılmacı ve baskılama politikası bölgeyi riske atmış olmakla birlikte
uluslararası hukuku son derece hiçe saymıştır. Bu nedenle bölge ülkelerine saldırıda bulunmuş ve tehdit
etmiştir. Bölgesel kırılmaya neden olan bu durum ve Gazze ile başlayan acı ile gözyaşı, uluslararası
kamuoyunu harekete geçirmiş, yaşanan katliamla birlikte İsrail tehdidi kendini baş göstermiştir. Bu
nedenle İsrail, kendisine tehdit oluşturan ülkelere saldırı başlatmış ve durumu öngörülemez hâle
getirmiştir. İsrail-İran savaşı ve Şii eksenine saldırı başlatılması, pek çok fay hattını da derinden
sarsmıştır. Bu nedenle gelişen denklemler ve güvenlik kaygıları hasebiyle bölgesel güç olan ülkeler
durumun minimize olması için çaba göstermektedir. Türkiye, başat aktör olması ve aynı zamanda
güvenli liman vazifesi görmesi nedeniyle bölge ülkelerinin güvenini kazanarak küresel bir duruş
sergilemektedir. Çin devletinin İran lehine duruş sergilemesi bölgeyi daha kırılgan hâle getirmektedir.
Bu nedenle stratejik olan Hürmüz Boğazı, İran için stratejik bir silah olmakla birlikte pek çok piyasayı
öngörülemez hâle getirmiştir. Körfez ülkeleri her ne kadar savunma sistemleri satın alsalar da gelişen
durumlar ve ittifaklar her türlü senaryoyu akla getirmektedir. Güvenlik başta olmak üzere savunma
sanayii üretme kabiliyeti kaçınılmaz bir gerçektir. Türkiye bu noktada üs olacak bir konumdadır; bu
nedenle denge belirleyici olması kaçınılmazdır. Gösterilen politik tutum ve duruş, AB ve ABD
tarafından son derece kritik bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir.


Kaynakça
[1] Center for Strategic and International Studies (CSIS). (2024). The Future of NATO after Burden-
Sharing Debates and Transatlantic Rifts. CSIS Report on Alliance Security.
[2] European External Action Service (EEAS). (2022). A Strategic Compass for Security and Defence:
For a European Union that protects its citizens, values and interests and contributes to international
peace and security. Brussels: European Union. (AB’nin SAFE ve özerklik programlarının yasal/stratejik
temelini oluşturan ana belge).
[3] Börzel, T. A., & Risse, T. (2020). From Soft Power to Hard Power: The EU’s Changing Geopolitical
Identity. Journal of European Public Policy, 27(8), 1135-1151.
[4] Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI). (2024). Trends in International Arms
Transfers and Middle East Security Ecosystems. SIPRI Fact Sheet.
[5] Council on Foreign Relations (CFR). (2021). The China-Iran Strategic Partnership: Implications
for the Middle East and US Hegemony. CFR Global Conflict Tracker.
[6] International Energy Agency (IEA). (2024). Oil Supply Security and the Strategic Vulnerability of
the Strait of Hormuz. Energy Market Security Report.
[7] International Crisis Group. (2024). The Escalation Spiral: Israel, Lebanon, and Iran on the Brink of
Regional War. Middle East Report No. 258.
[8] North Atlantic Treaty Organization (NATO). (2023). NATO’s Support to Turkey: Air Defence
Deployment and Eastern Flank Security. NATO Fact Sheet.
[9] United Nations. (2022). The Black Sea Grain Initiative: Diplomatic Triumph and Global Food
Security. UN Security Council Briefings.
[10] Reuters. (2024). Turkey’s MİT coordinates largest US-Russia prisoner exchange since the Cold
War in Ankara. Reuters Defense & Politics News Hub.
[11] Bloomberg Energy. (2024). Global Energy Crisis: How the Escalation in the Persian Gulf Triggers
Inflationary Risks. Bloomberg Intelligence

Add Your Comment