PROF. DR. NAİL ALKAN İLE RÖPORTAJ

PROF. DR. NAİL ALKAN İLE RÖPORTAJ

Avrupa Birliği, son yıllarda yalnızca ekonomik ve siyasi krizlerle değil; aynı zamanda güvenlik, göç, enerji, kimlik ve toplumsal bütünleşme gibi çok boyutlu sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar, yükselen aşırı sağ hareketler ve Avrupa toplumlarında giderek görünür hâle gelen yabancı düşmanlığı, Avrupa siyasetinin geleceğine ilişkin önemli tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu süreçte Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri de yeniden gündeme gelmekte; göç politikaları, güvenlik iş birlikleri, vize sorunu ve üyelik müzakereleri gibi başlıklar iki taraf arasındaki ilişkilerin temel belirleyicileri olmaya devam etmektedir.

Kültürel Diplomasi Derneği’nin bu sayısında, Avrupa Birliği çalışmaları ve Türk-Alman ilişkileri alanındaki akademik çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Nail Alkan ile kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Röportaj boyunca Avrupa Birliği’nin güncel krizler karşısındaki tutumu, Türkiye ile ilişkilerinin geleceği, Almanya’nın Avrupa siyaseti içerisindeki konumu, yükselen aşırı sağ hareketler ve çok kutuplu dünya düzeninin ortaya çıkardığı yeni dinamikler ele alındı. Ayrıca genç araştırmacıların uluslararası gelişmeleri nasıl okumaları gerektiğine ilişkin dikkat çekici değerlendirmeler de paylaşıldı.

Prof. Dr. Nail Alkan’ın tarihsel perspektifi merkeze alan analizleri, Avrupa Birliği’nin yaşadığı dönüşümü yalnızca güncel gelişmeler üzerinden değil, uzun vadeli siyasal ve toplumsal süreçler çerçevesinde değerlendirme imkânı sunmaktadır. Bu röportajın, uluslararası ilişkiler ve Avrupa çalışmaları alanına ilgi duyan okuyucular için kapsamlı bir perspektif oluşturmasını temenni ediyoruz.

Ada Akpınar: İlk sorumuz Avrupa Birliği üzerine olacak. Avrupa Birliği’nin son dönemde terörle mücadele, göç, enerji ve güvenlik gibi alanlarda ortaya koyduğu politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Avrupa Birliği bu alanlarda etkili ve verimli bir aktör olabiliyor mu, yoksa uygulama noktasında ciddi sorunlarla mı karşı karşıya kalıyor?

Prof. Dr. Nail Alkan: Avrupa Birliği, kuruluşundan bu ya-na belki de en zorlu dönemlerinden birini yaşamaktadır. Birlik, geçmişte hiçbir dönemde bugün karşı karşıya olduğu ölçüde çok boyutlu sorunlarla mücadele etmek zorunda kalmamıştı. Avrupa Birliği ilk kurulduğunda yalnızca altı devletten oluşuyordu ve altı devletin ortak siyaset üretmesi bugüne kıyasla çok daha kolaydı. Ancak bugün yirmi yedi üye devletin ortak politika geliştirmesi oldukça zor hâle gelmiştir.

Özellikle son dönemde güvenlik politikaları açısından önemli bir dönüşüm yaşanmaktadır. Geçmişte Avrupa güvenliği büyük ölçüde NATO ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından sağlandığı için Avrupa Birliği’nin güvenlik alanında bağımsız bir kapasite geliştirme ihtiyacı ön planda değildi. Ancak günümüzde transatlantik ilişkilerde yaşanan değişimle birlikte Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’nın kendi güvenliğini kendisinin sağlaması gerektiğini daha açık biçimde ifade etmeye başlamıştır. Aslında bu tartışmalar 1950’li ve 1960’lı yıllarda da gündeme gelmişti. Pleven Planı gibi girişimlerle ortak Avrupa savunması fikri ortaya atılmış olsa da Avrupa Birliği hiçbir zaman kendi ordusunu oluşturma yönünde somut adımlar atmadı. Bunun temel nedeni NATO’nun varlığına duyulan güvendi.

Bugün ise Amerika’nın Avrupa’dan kademeli biçimde geri çekilme eğilimi göstermesiyle birlikte Avrupa Birliği yeni bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu yaklaşım yalnızca son döneme ait değildir; Obama döneminde dahi Amerika’nın Avrupa’dan çekileceği ve farklı bölgelere ağırlık vereceği ifade edilmişti. Aynı dönemde Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlaması gerektiği de dile getirilmişti. Ancak Avrupa Birliği bu uyarıları yeterince ciddiye almadı ve somut adımlar atmadı. Emmanuel Macron zaman zaman ortak Avrupa ordusu fikrini gündeme getirmiş olsa da bu düşünce hâlen somut bir politika hâline dönüşebilmiş değildir. Bu nedenle güvenlik meselesi Avrupa Birliği açısından temel sorun alanlarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Terörle mücadele konusunda da benzer bir tablo söz konusudur. Avrupa Birliği üyesi devletler arasında ortak bir terör tanımı bulunmamaktadır. Bir ülkenin terör örgütü olarak değerlendirdiği bir yapıyı başka bir ülke aynı şekilde tanımlamayabilmektedir. Dolayısıyla ortak ve tutarlı bir terör politikası geliştirilmesi oldukça zorlaşmaktadır.

Örneğin Macaristan’da Viktor Orban hükümeti uzun süre Avrupa Birliği’nin Ukrayna’ya yönelik yardım politikalarını veto ederek süreci bloke etmiştir. Ancak hükümet değişikliğinin ardından Ukrayna’ya yönelik yardımlar yeniden gündeme gelmiştir. Bu durum, Avrupa Birliği’nin birçok konuda ortak siyaset üretmekte zorlandığını açık biçimde göstermektedir. Göç politikaları da bu sorun alanlarından biridir.

Avrupa Birliği göç sorununa da bütüncül ve ortak bir çözüm geliştirebilmiş değildir. Viktor Orban bu konuda sıklıkla “Avrupa Birliği’nin değil, Almanya ve Fransa’nın göç sorunu var” şeklinde açıklamalar yapmıştır. Çünkü göçmenlerin büyük bölümü Macaristan ya da Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde kalmak istememekte, Batı Avrupa ülkelerine yönelmektedir. Bu nedenle üye devletler ortak politikalar üretmeye çalışsa da çoğu zaman kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir.

Bugün Avrupa Birliği içerisinde farklı siyasi grupların ve fraksiyonların öne çıktığı görülmektedir. Ukrayna Savaşı ve İsrail-Filistin krizi gibi konular karşısında ortak dış politika geliştirmekte ciddi zorluklar yaşanmaktadır. Elbette yirmi yedi devletin tek bir politika belgesi üzerinde uzlaşmasının kolay olmadığı kabul edilmelidir. Ancak Avrupa Birliği’nin kuruluş ideallerinden biri Avrupa’da barış ve güvenliği kalıcı hâle getirmekti. Buna rağmen Birlik, 1990’lı yıllarda eski Yugoslavya’da yaşanan savaşları engelleyememiş; Bosna-Hersek ve Kosova krizlerinde etkisiz kalmıştır. Günümüzde de Avrupa’nın hemen yakınında devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı karşısında benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle Avrupa Birliği’nin bugün tam anlamıyla küresel bir aktör hâline gelebildiğini söylemek güçtür. Küresel aktör olabilmek için daha güçlü, daha bağımsız ve daha bütüncül bir siyasi yapı gerekmektedir. Ayrıca Avrupa Birliği, diplomasi açısından önemli bir ülke olan İngiltere’yi Brexit süreciyle kaybetmiştir. İngiltere bugün Avrupa Birliği’nden ziyade Amerika Birleşik Devletleri ile daha yakın ilişkiler geliştirmeye çalışmaktadır.

Avrupa Birliği’nin yaşadığı en önemli sorunlardan biri liderlik eksikliğidir. Son yirmi yıl içerisinde Avrupa Birliği’nin en etkili liderlerinden biri Angela Merkel’di. Merkel’in siyasetten çekilmesinin ardından Almanya’da aynı ölçüde etkili ve karizmatik bir lider ortaya çıkmamıştır. Olaf Scholz döneminde Almanya’nın siyasi etkisinin zayıfladığı görülmüş, Friedrich Merz liderliğinde de benzer tartışmalar devam etmiştir. Kamuoyu araştırmalarında aşırı sağcı AfD partisinin yükselişi dikkat çekmekte ve bazı anketlerde birinci parti konumuna geldiği görülmektedir. Bu durum, başta Friedrich Merz ve Sosyal Demokratlar olmak üzere merkez partilerin yaşadığı siyasi başarısızlığın önemli bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Ada Akpınar: Avrupa Birliği’nin göç politikalarına baktığımızda, özellikle Türkiye ile yürütülen iş birliği süreci sıkça tartışma konusu olmaktadır. Sizce Avrupa Birliği göç konusunda üye devletler arasında eşit bir yük paylaşımı sağlayabiliyor mu, yoksa Türkiye’yi daha çok bir tampon bölge olarak mı kullanıyor?

Prof. Dr. Nail Alkan: Avrupa Birliği’nin göç konusunda oldukça etkisiz bir politika yürüttüğünü düşünüyorum. Birlik, yirmi yedi üyeden oluşmasına rağmen göç meselesinde ortak ve sürdürülebilir bir yaklaşım geliştirebilmiş değildir. Özellikle birkaç yıl önce Akdeniz’de yaşanan bir mülteci krizinde bu durum açık biçimde görülmüştü. Batmak üzere olan bir mülteci teknen-sinden yaklaşık yüz elli kişi kurtarılmıştı. Ancak Avrupa Birliği ülkeleri bu insanların hangi ülkeye dağıtılacağı konusunda uzun tartışmalar yürüttü. Yalnızca yüz elli kişinin paylaşımı konusunda dahi ortak bir uzlaşı sağlanamaması, Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki yapısal sorunlarını ortaya koymaktadır.

Birçok Avrupa ülkesi yeni mülteci kabul etmek istememektedir. Örneğin Bulgaristan bir dönem yeni mülteci kabul etmeyeceğini açık biçimde ifade etmişti. Bunun üzerine Avrupa Birliği belirli kontenjan sistemleri oluşturmaya çalıştı. Buna göre her ülkenin belirli sayıda mülteci kabul etmesi, kabul etmeyen ülkelerin ise mali yükümlülük üstlenmesi planlandı. Ancak bu sistemin de tam anlamıyla uygulanabildiğini söylemek mümkün değildir.

Bu süreçte en büyük yükü Türkiye üstlenmiştir. Yaklaşık yirmi yıl önce Türkiye ile göç ve mülteci kavramları aynı bağlamda değerlendirilmiyordu. Ancak özellikle Suriye iç savaşının ardından Türkiye büyük bir göç ülkesi hâle geldi. Bu çerçevede 2016 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında bir mutabakat imzalandı. Türkiye bu mutabakat kapsamında verdiği sözleri büyük ölçüde yerine getirdi. Yasa dışı yollarla Yunanistan üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalışan düzensiz göçmenlerin geri kabulü konusunda ciddi adımlar atıldı ve sınır kontrolleri önemli ölçüde artırıldı. Nitekim Avrupa Birliği de belirli bir süre sonra yasa dışı göçün büyük ölçüde azaldığını kabul etti.

Ancak Avrupa Birliği’nin verdiği sözleri aynı ölçüde yerine getirdiğini söylemek güçtür. Mutabakat kapsamında Türkiye’ye toplam altı milyar avroluk mali destek sağlanacağı açıklanmıştı. Türkiye başlangıçta bu kaynağın doğrudan aktarılacağını düşünüyordu. Fakat daha sonra bu fonların proje bazlı ve aşamalı biçimde dağıtılacağı ortaya çıktı. Sivil toplum kuruluşlarının hazırladığı projelerin Avrupa Birliği tarafından onaylanması gerekiyor, ödemeler de bu süreçlere bağlı olarak gerçekleştiriliyordu. Bu nedenle mali destek uzun süre istenilen düzeyde ve hızda sağlanamadı.

Bunun yanında Avrupa Birliği, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin devam edeceğini ve yeni fasılların açılacağını ifade etmişti. Ancak 3 Ekim 2005’te başlayan müzakere sürecinde bugüne kadar yalnızca on altı fasıl açılmış ve bunlardan yalnızca biri geçici olarak kapatılmıştır. 2016 sonrasında yeni fasılların açılacağı yönünde açıklamalar yapılmasına rağmen süreç beklenen şekilde ilerlememiştir.

Benzer bir durum vize muafiyeti konusunda da yaşanmıştır. Avrupa Birliği, Türk vatandaşlarına vize serbestisi sağlanacağını açıklamış ve Türkiye’nin yetmiş iki kriterden altmıs altısını yerine getirdiğini belirtmişti. Ancak aradan geçen uzun süreye rağmen kalan altı kriter konusunda ilerleme sağlanamadı. Bu durum Türkiye’de ciddi bir hayal kırıklığı oluşturdu. Özellikle Erasmus programını kazandığı hâlde vize alamayan öğrenciler, bu sorunun toplumsal düzeyde ne kadar ciddi bir noktaya ulaştığını göstermektedir.

Burada terör tanımı konusundaki yaklaşım farklılıkları da önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye, bulunduğu coğrafi ve güvenlik koşulları nedeniyle terör kavramını daha geniş bir çerçevede değerlendirmektedir. Avrupa ülkeleri ise daha dar bir yaklaşım benimsemektedir. Türkiye uzun yıllardır yoğun terör tehdidiyle mücadele ettiği için bu hassasiyetin Avrupa tarafından daha iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.

Bugün Türkiye’de Avrupa Birliği sürecine yönelik ciddi bir güven kaybı oluşmuştur. Toplumda yaygın olan düşünce, Türkiye gerekli tüm kriterleri yerine getirse bile Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmeyeceği yönündedir. Bu nedenle geçmişte oldukça güçlü olan Avrupa Birliği üyeliği heyecanı önemli ölçüde azalmıştır.

Ayrıca Türk dış politikasında da önemli değişimler yaşanmaktadır. Geçmişte daha çok Batı merkezli bir dış politika anlayışı hâkimken, bugün çok yönlü bir dış politika yaklaşımı öne çıkmaktadır. Avrupa Birliği süreci devam etmekle birlikte Türk Devletleri Teşkilatı, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi alternatif platformlar da dış politika seçenekleri arasında değerlendirilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası alanda farklı iş birliği kanalları geliştirmeye çalıştığını göstermektedir.

Öte yandan Avrupa Birliği’nin de Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu açıktır. Özellikle transatlantik ilişkilerde yaşanan gerilimler sonrasında Avrupa’nın Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik önemini daha net biçimde fark ettiği görülmektedir. Savunma sanayisi alanındaki iş birlikleri bunun önemli örneklerinden biridir. Alman yetkililerin Türkiye ziyaretleri ve iki taraf arasındaki diplomatik temaslar da bu süreci göstermektedir.

Ancak Avrupa Birliği bir çelişki yaşamaktadır. Türkiye’nin stratejik önemini kabul etmekte, savunma alanında iş birliği yapmak istemekte; fakat üyelik meselesi gündeme geldiğinde daha mesafeli bir tutum sergilemektedir. Bu nedenle Avrupa Birliği’nin Türkiye konusunda daha net ve tutarlı bir politika belirlemesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği, Birlik açısından da önemli sonuçlar doğuracaktır. Türkiye’nin nüfus büyüklüğü nedeniyle Avrupa Parlamentosu’nda güçlü bir temsil kapasitesine sahip olması beklenmektedir. Bu durum bazı Avrupa ülkelerinde çekince yaratmaktadır. Ancak Türkiye’nin jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik konumu dikkate alındığında Avrupa Birliği’ne önemli katkılar sağlayabilecek bir ülke olduğu açıktır.

Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde Türkiye’nin hem Rusya hem Ukrayna ile iletişim kurabilmesi ve tahıl koridoru anlaşmasında aktif rol üstlenmesi de Türkiye’nin uluslararası sistemdeki stratejik önemini göstermiştir. Bu nedenle Avrupa Birliği küresel bir aktör olmak istiyorsa Türkiye ile ilişkilerini daha güçlü ve daha güvene dayalı bir zeminde geliştirmek zorundadır.

Ada Akpınar: Almanya ile olan akademik ve kültürel bağınız dikkate alındığında, sizi bu konuda bir kültür elçisi olarak değerlendirmek mümkündür. Bu çerçevede günümüz Türkiye-Almanya ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle siyasi ve toplumsal düzeyde ilişkilerin geleceğine dair nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Prof. Dr. Nail Alkan: Türk-Alman ilişkileri, Avrupa Birliği bağlamında her zaman özel ve önemli bir yere sahip olmuştur. Türkiye’de Avrupa Birliği denildiğinde akla gelen ilk ülkelerden biri genellikle Almanya’dır. Bunun temel nedenlerinden biri iki ülke arasındaki güçlü ekonomik, ticari ve toplumsal ilişkilerdir. Türkiye ile Almanya arasındaki ticaret hacmi oldukça yüksektir. Bunun yanında Almanya’da yaklaşık üç ila üç buçuk milyon Türk kökenli nüfus yaşamaktadır. Aynı şekilde karşılıklı turizm hareketliliği de iki ülke arasındaki ilişkilerin toplumsal boyutunu güçlendirmektedir.

Türk-Alman ilişkilerine iki farklı açıdan yaklaşmak mümkündür. Birincisi Avrupa Birliği boyutudur. Bu noktada Almanya’nın Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecine uzun yıllardır yeterli düzeyde destek vermediği görülmektedir. Son yirmi ila otuz yıllık süreç incelendiğinde, Almanya’daki hükümetlerin Türkiye’nin üyelik sürecine tam anlamıyla destek veren bir tutum sergilemediği söylenebilir. Müzakere başlıkları açılmış ve üyelik görüşmeleri başlamış olsa da süreç hiçbir zaman somut bir sonuca ulaşamamıştır.

Diğer taraftan Almanya, Türkiye’nin stratejik önemini her fırsatta vurgulamaktadır. Özellikle Şansölye Olaf Scholz’un Ankara ziyareti sırasında Türkiye’nin NATO üyesi olması, güvenlik alanındaki rolü ve ekonomik potansiyeli ön plana çıkarılmıştır. Almanya açısından Türkiye; jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik bakımdan son derece önemli bir ülkedir. Bu durum, Almanya’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımında zaman zaman çelişkili bir görüntü ortaya çıkarmaktadır.

Örneğin Angela Merkel döneminde Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine mesafeli bir yaklaşım söz konusuydu. Ancak Avrupa Birliği ile Türkiye arasında imzalanan göç mutabakatı sürecinde Merkel’in Türkiye’ye birçok kez ziyaret gerçekleştirdiği görüldü. Çünkü Avrupa Birliği açısından Türkiye’nin desteği kritik bir öneme sahipti. Mutabakat sonrasında Merkel, Türkiye’nin Avrupa için ne kadar önemli bir ülke olduğunu vurgulamıştı. Buna rağmen Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği gündeme geldiğinde aynı olumlu yaklaşımın sürdürülmediği görüldü. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin zaman zaman bloke edildiği yönünde güçlü bir algı oluşmuştur.

Bununla birlikte Türk-Alman ilişkileri ekonomik, ticari, askeri ve savunma alanlarında önemini korumaktadır. Tarihsel açıdan bakıldığında da iki ülke ilişkileri dikkat çekicidir. Osmanlı İmparatorluğu ile Prusya arasında 1761 yılında imzalanan anlaşma, Türk-Alman ilişkilerinin başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirilebilir. O tarihten bugüne kadar iki ülke doğrudan birbirine karşı savaşmamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda aynı ittifak içerisinde yer alınmış, İkinci Dünya Savaşı sürecinde ise doğrudan bir çatışma yaşanmamıştır. Türkiye’nin savaşın son döneminde Almanya’ya savaş ilan etmesi ise Birleşmiş Milletler üyeliği süreciyle bağlantılı teknik bir gelişmeydi.

Bugün gelinen noktada Almanya’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımında daha pragmatik ve iş birliğine açık bir çizginin öne çıktığı görülmektedir. Son dönemde Almanya’dan Türkiye’ye yönelik siyasi ve diplomatik ziyaretlerin artması da bunun göstergesidir. Alman siyasetçiler artık Türkiye’nin kaybedilmemesi gereken önemli bir ortak olduğunu daha sık dile getirmektedir.

Özellikle savunma sanayisi alanındaki iş birliği dikkat çekmektedir. Alman yetkililerle yapılan görüşmelerde sürekli olarak savunma alanındaki ortak projeler ve iş birlikleri gündeme gelmektedir. Bu durum, Türkiye’nin savunma sanayisinde son yıllarda önemli bir ilerleme kaydettiğini ve Avrupa’nın da bunu dikkate aldığını göstermektedir.

Toplumsal açıdan değerlendirildiğinde da Türk-Alman ilişkilerinin güçlü bir zemine sahip olduğu görülmektedir. Almanya’da yaşayan milyonlarca Türk vatandaşı, iki ülke arasında doğal bir toplumsal bağ oluşturmaktadır. Aynı şekilde Türkiye’de faaliyet gösteren binlerce Alman şirketi ve Almanya’daki Türk şirketleri de ekonomik ilişkilerin kalıcılığını güçlendirmektedir.

Bu nedenle Türk-Alman ilişkilerinin gelecekte de önemini koruyacağını düşünüyorum. Özellikle Avrupa’nın güvenlik, energy ve savunma alanlarında Türkiye’nin stratejik önemini daha net biçimde fark etmeye başlaması, ilişkilerin önümüzdeki dönemde daha güçlü bir iş birliği temelinde ilerleyebileceğini göstermektedir.

Ada Akpınar: Son yıllarda Avrupa’da özellikle genç kuşaklar arasında milliyetçilik, popülizm ve yabancı düşmanlığı gibi akımların yükselişi dikkat çekmektedir. Sizce bu durumun arkasında yatan temel nedenler nelerdir? Avrupa’nın çok kültürlülük anlayışı bu süreçte bir kriz mi yaşamaktadır?

Prof. Dr. Nail Alkan: Avrupa’da çok kültürlülük anlayışının ciddi bir kriz yaşadığı söylenebilir. Çok kültürlülük kavramı özellikle Soğuk Savaş döneminde Avrupa’da oldukça yaygın kullanılan bir kavramdı. O dönemde de yabancı düşmanlığı ve ırkçılık vardı; ancak günümüzdeki kadar güçlü ve görünür değildi. Özellikle 2024 Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa Birliği üye ülkelerinde aşırı sağcı partilerin ciddi bir yükseliş içerisinde olduğunu açık biçimde göstermiştir. Bu yükseliş yalnızca birkaç ülkeyle sınırlı değildir; neredeyse Avrupa’nın büyük bölümünde benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Bu durumun arkasında birden fazla neden bulunmaktadır. Öncelikle sosyal medya ve dijital iletişim araçlarının yaygınlaşması bilgiye erişimi kolaylaştırırken aynı zamanda dezenformasyonun da hızla yayılmasına neden olmaktadır. Bunun yanı sıra Avrupa Birliği son yıllarda pandemi, göç krizi, Rusya-Ukrayna Savaşı ve İsrail-Filistin çatışması gibi çok sayıda krizle aynı anda karşı karşıya kalmıştır. Bu gelişmeler Avrupa toplumlarında ciddi sosyoekonomik sorunlar yaratmıştır.

Örneğin Avrupa’da geçmişte çok sık gündeme gelmeyen enflasyon kavramı bugün temel tartışma başlıklarından biri hâline gelmiştir. Enerji fiyatlarının yükselmesi, özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa’nın Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma çabalarıyla birlikte daha belirgin hâle geldi. Almanya uzun yıllar büyük ölçüde Rus doğal gazına bağımlı bir politika yürütmüştü. Ancak savaş sonrasında daha pahalı enerji kaynaklarına yönelmek zorunda kalındı. Bu durum doğrudan halkın yaşam maliyetlerine yansıdı ve toplumda memnuniyetsizlik oluşturdu.

Avrupa toplumları uzun yıllar ekonomik istikrar ve refah içerisinde yaşadığı için yüksek enflasyon, hayat pahalılığı ve ekonomik daralma gibi sorunlara alışık değildir. Bu nedenle ekonomik krizler toplum üzerinde daha güçlü bir etki yaratmaktadır. İşsizlik oranlarının artması, devlet borçlarının yükselmesi ve yaşam maliyetlerinin ağırlaşması aşırı sağcı ve popülist partilerin güç kazanmasına zemin hazırlamaktadır.

Popülist partiler genellikle toplumun duymak istediği söylemleri ön plana çıkarmaktadır. Bu nedenle halkın belirli kesimleri, bu partilerin iktidara gelmesi hâlinde mevcut sorunların çözüleceğine inanmaktadır. Ancak popülist hareketlerin çoğu zaman somut ve uygulanabilir politika üretmekte zorlandığı görülmektedir. Bu durum yalnızca Avrupa’ya özgü değildir. Örneğin Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’nde yürüttüğü siyasi söylemler de benzer bir popülist yaklaşım örneği olarak değerlendirilebilir. Göç karşıtı söylemler toplumda karşılık bulmakta; ancak seçim sonrası bu vaatlerin ne ölçüde gerçekleştirilebildiği ayrıca tartışılmaktadır.

Ben özellikle Almanya’daki aşırı sağ hareketleri dikkatle takip etmeye çalışıyorum. Çünkü Almanya’nın tarihsel geçmişi bu konuyu daha hassas hâle getirmektedir. Sonuçta Almanya, Adolf Hitler döneminde büyük bir yıkım yaşamış ve milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Buna rağmen bugün Alman toplumunda aşırı sağcı AfD partisinin ciddi bir destek görmesi dikkat çekicidir. Kamuoyu araştırmalarında partinin oy oranının yüzde yirmilerin üzerine çıktığı görülmektedir.

Daha da dikkat çekici olan nokta, Almanya’da yaşayan bazı Türk kökenli seçmenlerin de bu partiye destek verebilmesidir. Oysa AfD’nin söylemleri açık biçimde yabancı karşıtı ve dışlayıcı bir çizgi taşımaktadır. Parti, “remigration” adı verilen bir kavram üzerinden Almanya’daki yabancı kökenli nüfusun geri gönderilmesini savunmaktadır. Bu yaklaşım yalnızca yabancıları değil, Alman vatandaşı olmuş göçmen kökenli bireyleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla bu söylem, Almanya’daki milyonlarca göçmen kökenli insan açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu nedenle Almanya’daki aşırı sağ hareketlerin Avrupa’nın diğer ülkelerindeki örneklerden daha dikkatli değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Almanya’nın tarihsel geçmişi, aşırı sağın yaratabileceği sonuçları açık biçimde göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da “Stunde Null” yani “sıfırdan başlama” anlayışı benimsenmiş ve toplumun tamamen demokratik bir yapıya dönüştüğü düşünülmüştü. Ancak bugün görüyoruz ki aşırı sağ düşünce tamamen ortadan kalkmış değildir.

Avrupa Birliği de bu yükselişe karşı net ve etkili bir politika geliştirebilmiş değildir. Geçmişte Avrupa Birliği aşırı sağcı hareketlere karşı daha sert tutumlar sergileyebiliyordu. Örneğin 1999 yılında Avusturya’da Jörg Haider liderliğindeki aşırı sağcı partinin hükümet ortağı olması gündeme geldiğinde Avrupa Birliği Avusturya’ya ciddi baskı uygulamıştı. Ancak bugün benzer tepkilerin gösterilmediği görülmektedir.

Hollanda’da Geert Wilders’in yükselişi, Fransa’da Le Pen hareketinin güç kazanması ve Almanya’da AfD’nin birinci parti konumuna yaklaşması Avrupa açısından ciddi bir uyarı niteliğindedir. Özellikle Almanya’da aşırı sağcı partilerin artık yalnızca küçük marjinal hareketler olmaktan çıkıp eyalet parlamentolarında ve Federal Meclis’te güçlü şekilde temsil edilmesi dikkat çekmektedir.

Bu durumun Avrupa açısından önemli bir risk oluşturduğunu düşünüyorum. Çünkü Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi yapılar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında benzer felaketlerin tekrar yaşanmaması amacıyla oluşturulmuştu. Ancak bugün Avrupa’da yükselen aşırı sağ ve yabancı düşmanlığı, geçmişte yaşanan tehlikeli süreçleri yeniden hatırlatmaktadır.

Ada Akpınar: Avrupa Birliği’nde sıkça dile getirilen “genişleme yorgunluğu” kavramı, yükselen aşırı sağ hareketlerle birlikte daha fazla tartışılır hâle geldi. Sizce bu süreç Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecini nasıl etkiliyor? Avrupa’nın Türkiye’ye bakış açısını önemli ölçüde değiştiriyor mu? Ayrıca yükselen aşırı sağ hareketlerin Türk toplumunu Avrupa Birliği’nden daha da uzaklaştırdığını düşünüyor musunuz?

Prof. Dr. Nail Alkan: “Genişleme yorgunluğu” kavramı aslında yeni bir kavram değildir. Avrupa Birliği bu söylemi özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren kullanmaya başladı. Türkiye Avrupa Birliği’ne yaklaşmaya çalıştığında sık sık “genişleme yorgunluğu” gerekçesi öne sürüldü. Ancak dikkat çekici olan nokta şudur: Avrupa Birliği bu söylemi dile getirmesine rağmen 2004, 2007 ve 2013 yıllarında yeni genişleme dalgaları gerçekleştirdi. Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Avrupa Birliği yalnızca Türkiye söz konusu olduğunda mı genişleme yorgunluğu yaşamaktadır? Bu nedenle Avrupa Birliği’nin zaman zaman çifte standartlı bir yaklaşım sergilediği yönünde güçlü bir algı oluşmaktadır.

Burada kültürel ve dinsel boyutun da göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Avrupa Birliği içerisinde nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir üye ülke bulunmamaktadır. Bu durum zaman zaman Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımında etkili olabilmektedir. Soğuk Savaş sonrasında Samuel Huntington’ın ortaya attığı “Medeniyetler Çatışması” tezi de bu tartışmaları farklı bir boyuta taşımıştır. Huntington, ideolojik çatışmaların yerini medeniyetler ve dinler arası çatışmaların alacağını savunuyordu. Günümüzde yaşanan bazı gelişmelerin bu tartışmaları yeniden gündeme taşıdığı görülmektedir.

Özellikle Avrupa’da yaşanan terör saldırılarında kullanılan dil de bu konuda dikkat çekicidir. Bir saldırıyı gerçekleştiren kişi Müslüman olduğunda “İslami terör” kavramı çok hızlı biçimde kullanılabilmektedir. Ancak benzer olaylar farklı kimliklere sahip kişiler tarafından gerçekleştirildiğinde aynı kavramsallaştırmanın yapılmadığı görülmektedir. Örneğin Norveç’te gerçekleşen ve çok sayıda insanın hayatını kaybettiği saldırıda failin psikolojik sorunları ön plana çıkarılmıştı. Eğer aynı saldırıyı bir Müslüman gerçekleştirseydi bunun büyük ihtimalle “İslami terör” başlığı altında değerlendirileceği düşünülüordu. Bu nedenle kavramların kullanımında daha dikkatli ve dengeli bir yaklaşım gerektiğini düşünüyorum.

Avrupa’da İslam karşıtlığının tarihsel kökleri oldukça eskiye dayanmaktadır. Haçlı Seferleri’nden itibaren oluşan tarihsel algıların tamamen ortadan kalkmadığı görülmektedir. Günümüzde El Kaide ya da DEAŞ gibi örgütler üzerinden İslam ile terör arasında doğrudan ilişki kurulmaya çalışılması da bu tartışmaları güçlendirmektedir. Oysa terör olgusunu yalnızca dini kimlikler üzerinden açıklamak son derece sorunlu bir yaklaşımdır.

Batı’nın terörle mücadele konusundaki söylemleri de zaman zaman çelişkili görünmektedir. Çünkü terör örgütlerinin kullandığı silahların büyük bölümü yine Batılı ülkeler tarafından üretilmekte ya da dolaylı yollarla bu yapılara ulaşabilmektedir. Bu nedenle Batı’nın terör karşıtı söylemlerinin her zaman tam anlamıyla inandırıcı bulunmadığını düşünüyorum.

Türkiye açısından bakıldığında ise Avrupa’nın PKK konusundaki yaklaşımı uzun yıllar ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. Türkiye 1980’lerden itibaren yoğun terör tehdidiyle mücadele ederken Avrupa ülkeleri uzun süre bu konuda Türkiye’nin hassasiyetlerini yeterince dikkate almamıştır. Özellikle Almanya’da PKK’nın terör örgütü olarak kabul edilmesi, ancak Alman kamu düzenini doğrudan etkileyen olaylardan sonra mümkün olmuştur. Bu durum Türkiye’de Avrupa’nın güvenlik meselelerine çifte standartlı yaklaştığı düşüncesini güçlendirmiştir.

Genel olarak Batı’nın kendisini üstün gören bir yaklaşım içerisinde olduğu yönünde bir algı bulunmaktadır. Avrupa ülkeleri zaman zaman Türkiye gibi ülkeleri eşit ortak olarak görmekte zorlanmaktadır. Bu da ilişkilerin sağlıklı ilerlemesini engellemektedir.

Örneğin Kosova vatandaşlarının Avrupa’ya vizesiz seyahat edebilmesi, buna karşılık Türkiye’nin onlarca yıllık Avrupa Birliği sürecine rağmen hâlâ ciddi vize sorunları yaşaması Türkiye’de rahatsızlık oluşturmaktadır. Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerini 1959’dan bu yana sürdürmektedir. Buna rağmen hâlâ Türk vatandaşlarının Avrupa’ya serbest dolaşım hakkına sahip olmaması, toplumda ciddi bir hayal kırıklığı yaratmaktadır.

Bu nedenle yükselen aşırı sağ hareketler ve Avrupa’daki kültürel dışlayıcılık eğilimleri, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine yönelik toplumsal desteğini zayıflatmaktadır. Özellikle genç kuşaklar arasında Avrupa Birliği’ne yönelik güvenin geçmişe kıyasla daha düşük olduğu görülmektedir.

Ada Akpınar: Ukrayna-Rusya Savaşı ve Orta Doğu’da yaşanan krizler gibi güncel gelişmeler karşısında Avrupa Birliği’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa Birliği bu krizler karşısında güçlü ve bağımsız bir küresel aktör olabildi mi, yoksa hâlâ daha çok Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ekseninde hareket eden bir yapı mı?

Prof. Dr. Nail Alkan: Avrupa Birliği’nin günümüzde güçlü ve bağımsız bir küresel aktör hâline gelebildiğini söylemek oldukça güçtür. Bunun temel nedenlerinden biri, Avrupa’nın uzun yıllar boyunca güvenlik konusunda NATO’ya ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlı bir yapı içerisinde hareket etmiş olmasıdır. Bu nedenle Avrupa Birliği kendi bağımsız güvenlik ve dış politika kapasitesini yeterince geliştirememiştir.

Rusya-Ukrayna Savaşı bu durumun en açık örneklerinden biridir. Avrupa’nın hemen yakınında, doğrudan kendi güvenliğini ilgilendiren bir savaş yaşanmasına rağmen Avrupa Birliği savaşın sona erdirilmesi konusunda belirleyici bir rol üstlenememiştir. Özellikle enerji alanında Rusya’ya olan bağımlılık Avrupa’yı zor durumda bırakmıştır. Savaşın başlamasının ardından Avrupa ülkeleri ciddi ekonomik ve enerji sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği arasında zaman zaman görüş ayrılıkları da ortaya çıkmıştır. Özellikle Donald Trump döneminden itibaren transatlantik ilişkilerde belirgin gerilimler yaşandığı görülmektedir. Avrupa Birliği artık dış politikasını daha bağımsız biçimde yürütmek zorunda olduğunu fark etmektedir. Çünkü Amerika ile Avrupa her konuda aynı yaklaşımı paylaşmamaktadır.

Trump döneminde ortaya çıkan bazı söylem ve politikalar Avrupa’da ciddi rahatsızlık oluşturmuştur. Bu durum Avrupa’nın Amerika’ya olan bağımlılığını yeniden tartışmaya açmıştır. Avrupa Birliği kendi güvenlik mimarisini ve dış politika kapasitesini oluşturmak istemektedir; ancak bunu gerçekleştirecek kurumsal ve siyasi güce henüz tam anlamıyla sahip değildir.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında da son yıllarda ciddi tartışmalar yaşanmaktadır. Özellikle büyük güçlerin zaman zaman uluslararası hukuk normlarını ihlal eden müdahalelerde bulunması, küresel sistemin meşruiyetini sorgulatmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı bölgesel krizlerde izlediği müdahaleci politikalar da bu çerçevede eleştirilmektedir.

Orta Doğu’daki krizler açısından değerlendirildiğinde ise dış müdahalelerin çoğu zaman beklenen sonuçları doğurmadığı görülmektedir. Rejim değişikliği ya da askeri müdahale politikalarının birçok bölgede istikrar üretmek yerine yeni sorunlar ortaya çıkardığı söylenebilir. Bu nedenle her ülkenin kendi iç dinamikleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Avrupa Birliği zaman zaman Amerika’nın politikalarına eleştirel yaklaşsa da özellikle güvenlik alanında hâlen büyük ölçüde NATO ekseninde hareket etmektedir. Ancak buna rağmen Avrupa Birliği’nin küresel krizleri çözme kapasitesinin sınırlı olduğu görülmektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna’ya güçlü destek verilmesine rağmen savaşın sona erdirilememesi bunun önemli örneklerinden biridir.

Ayrıca günümüzde uluslararası sistem çok daha çok kutuplu bir yapıya dönüşmektedir. Geçmişte küresel siyasette daha sınırlı sayıda aktör belirleyici olurken bugün Çin, Hindistan, Brezilya ve bölgesel güçler daha fazla etkili hâle gelmektedir. Özellikle Çin’in yükselişi dikkat çekicidir. Çin hem ekonomik hem diplomatik açıdan küresel sistemde giderek daha güçlü bir konuma ulaşmaktadır. Rusya ile geliştirdiği ilişkiler ve Şanghay İş Birliği Örgütü gibi platformlar da bu süreci desteklemektedir.

Bu nedenle gelecekte dünya siyasetinin daha çok kutuplu bir yapıya dönüşeceğini düşünüyorum. Amerika Birleşik Devletleri hâlen çok güçlü bir aktör olsa da geçmişteki mutlak üstünlüğünü sürdürmesi giderek zorlaşmaktadır. Çin’in yükselişi bu değişimin en önemli göstergelerinden biridir.

Avrupa Birliği ise bu yeni uluslararası sistem içerisinde hâlen tam anlamıyla bağımsız ve belirleyici bir küresel aktör görünümü verememektedir. Özellikle güvenlik, savunma ve dış politika alanlarında ortak ve güçlü bir strateji geliştiremediği sürece Avrupa Birliği’nin küresel etkisinin sınırlı kalacağını düşünüyorum.

Ada Akpınar: Günümüzde uluslararası sistem çok hızlı bir şekilde değişiyor ve küresel krizler neredeyse eş zamanlı olarak yaşanıyor. Sizce bu konularla ilgilenen genç bir araştırmacı, güncel krizleri ve küresel gelişmeleri doğru okuyabilmek için nelere dikkat etmelidir?

Prof. Dr. Nail Alkan: Uluslararası gelişmeleri doğru analiz edebilmenin en önemli şartlarından biri tarihi doğru okuyabilmektir. Çünkü günümüzde ortaya çıkan uluslararası krizlerin ve sorunların büyük bölümü aslında geçmişten bağımsız değildir. Neredeyse her uluslararası meselenin tarihsel bir arka planı bulunmaktadır. Bu nedenle devletlerin tarihsel dış politika hedeflerini, kullandıkları araçları ve uzun vadeli stratejilerini iyi analiz etmek gerekir.

Ben derslerimde sık sık Almanya’nın 19. yüzyılda Bismarck döneminde geliştirdiği “Üç B Politikası” örneğini veririm: Berlin, Boğazlar ve Bağdat. Almanya bu stratejiyle Berlin’den başlayıp İstanbul üzerinden Bağdat’a uzanan bir etki alanı oluşturmayı ve enerji kaynaklarına ulaşmayı hedefliyordu. Dikkat çekici olan nokta şudur: Aradan geçen uzun yıllara rağmen Almanya’nın dış politika önceliklerinde benzer jeostratejik hedeflerin izlerini görmek mümkündür. Aslında birçok devlet dış politikasını uzun vadeli ve süreklilik gösteren hedefler doğrultusunda şekillendirmektedir.

Benzer şekilde Rusya’nın tarihsel olarak sıcak denizlere ulaşma politikası da bugün hâlâ önemini koruyan stratejik hedeflerden biridir. Bu nedenle devletleri değerlendirirken yalnızca güncel gelişmelere değil, tarihsel sürekliliklere de bakmak gerekir. Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde Batı Bloku’na yönelmesinin arkasında da Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan üzerindeki talepleri gibi güvenlik kaygıları bulunuyordu. Dolayısıyla devletlerin dış politika tercihlerini anlamak için tarihsel bağlamı iyi analiz etmek gerekmektedir.

Bugün uluslararası sistem oldukça karmaşık ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle ülkeleri doğru okuyabilmek büyük önem taşımaktadır. Ancak burada önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Biz çoğu zaman ülkeleri kendi perspektifimizden değerlendirmeye çalışıyoruz ve karşı tarafın bakış açısını yeterince anlamıyoruz. Oysa sağlıklı analiz yapabilmek için farklı perspektifleri birlikte değerlendirmek gerekir.

Bu noktada yabancı dil bilgisi son derece önemlidir. Öğrencilerin en az bir yabancı dili çok iyi düzeyde öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü uluslararası gelişmeleri doğrudan takip edebilmek için yabancı basını, akademik yayınları ve farklı ülkelerin kaynaklarını okuyabilmek gerekir. Günümüzde internet sayesinde bilgiye erişim geçmişe kıyasla çok daha kolay hâle gelmiştir. Eskiden kütüphanelerde ulaşılması zor olan kaynaklara bugün birkaç dakika içerisinde erişilebilmektedir. Ancak bu imkânı doğru değerlendirmek gerekir.

Ayrıca yalnızca kendi düşüncemizi destekleyen kaynakları okumak yeterli değildir. Karşı tarafın ne düşündüğünü, hangi argümanları kullandığını da bilmek gerekir. Çünkü uluslararası ilişkilerde doğru analiz yapabilmek, farklı bakış açılarını anlayabilmekle mümkündür. Almanya’daki hocamın bana söylediği bir sözü hiçbir zaman unutmam: “Bir ülkeyi çalışırken bir gözün o ülkenin başkentinden, diğer gözün ise kendi başkentinden bakmalıdır.” Yani örneğin Fransa-Türkiye ilişkilerini analiz ediyorsanız, hem Paris’in hem Ankara’nın perspektifini anlamanız gerekir.

Bu nedenle öğrencilerin yalnızca okumaları değil, aynı zamanda farklı ülkeleri görmeleri de çok önemlidir. Erasmus gibi değişim programları bu açıdan büyük fırsatlar sunmaktadır. İnsan farklı ülkeleri gördükçe, farklı toplumlarla temas kurdukça bakış açısı genişlemektedir. Hem okumak hem de gezmek gerekir. Çünkü bazı gerçeklikleri yalnızca kitaplardan öğrenmek mümkün değildir.

Öte yandan günümüzde sosyal medya bilgiye erişimi kolaylaştırsa da çoğu zaman yüzeysel bir bilgi akışı oluşturmaktadır. Uluslararası ilişkiler gibi karmaşık bir alanı yalnızca kısa sosial medya içerikleriyle anlamak mümkün değildir. Bu nedenle daha derinlikli okumalar yapmak, kitaplar ve akademik makaleler üzerinden düşünsel bir altyapı oluşturmak gerekir.

Bir diğer önemli konu ise uzmanlaşmadır. Her araştırmacının belirli bir uzmanlık alanı olması gerektiğini düşünüyorum. Benim uzmanlık alanım Avrupa Birliği ve Almanya’dır. Bu nedenle bu konular üzerine uzun süre konuşabilir ve değerlendirme yapabilirim. Ancak uzmanlık alanım dışında kalan bölgeler hakkında aynı derinlikte yorum yapmayı doğru bulmam. Çünkü çalışılmayan bir alan hakkında sağlıklı analiz yapmak mümkün değildir.

Dolayısıyla genç araştırmacıların belirli bir alanda uzmanlaşması, o alanı derinlemesine çalışması ve sürekli kendisini geliştirmesi gerekir. Ancak bu şekilde uluslararası gelişmeleri daha bilinçli, daha sağlıklı ve daha doğru okuyabilmek mümkün olacaktır.

Ada Akpınar: Katkılarınız için çok teşekkür ederiz.

Prof. Dr. Nail Alkan: Ben teşekkür ederim.

Add Your Comment