Bilindiği üzere bir zamanlar dünya bugünkü hâlinden oldukça farklıydı. Bugün birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan kıtalar, milyonlarca yıl önce tek bir kara parçası üzerinde birleşiyordu. Bu süper kıtanın adı da Pangea’ydı.
Pangea kelimesinin kökeni aslında bu birleşmişlik fikrini taşıyor. Pangea adı, Yunanca “tüm” anlamına gelen pan ve “yeryüzü, toprak” anlamına gelen Gaia kelimelerinden oluşuyor. Bu kelime dolayısıyla “tüm yeryüzü” fikrini ifade ediyor.
Pangea fikrinin bilimsel anlamda şekillenmesinde Alman meteorolog Alfred Wegener’in çalışmaları önemli bir yere sahip oldu. Wegener, özellikle Afrika ve Güney Amerika kıtalarının kıyılarının birbirine adeta bir yapbozun parçaları gibi uyduğunu fark etmişti. Ancak onu bu fikre götüren tek şey kıtaların şekilleri değildi. Farklı kıtalarda bulunan benzer fosil kalıntıları, kaya oluşumları ve jeolojik izler de bugün birbirinden oldukça uzak olan bu kara parçalarının geçmişte birbirleriyle bağlantılı olabileceğini düşündürmüştü.
Wegener, 1912’de kıtaların geçmişte birleşik olduğunu ve zamanla birbirlerinden uzaklaştığını öne sürdü. Bu fikrini 1915’te yayımladığı Die Entstehung der Kontinente und Ozeane adlı kitabında sundu. Kıtaların nasıl hareket ettiğini açıklayamadığı için teorisi başlangıçta kabul görmese de ilerleyen yıllarda levha tektoniğiyle ilgili keşifler, bu fikrin bilimsel temelini ortaya koydu.
Peki bu büyük kara parçası nasıl oluşmuştu?
Yerkabuğunu oluşturan tektonik plakalar milyonlarca yıl boyunca hareket ediyor, birbirlerinden uzaklaşıyor ve çarpışıyor. Bu şekilde yaklaşık 200 milyon yıl önce parçalanmaya başlayan Pangea, zamanla bugünkü kıtaların oluşmasına giden süreci başlattı.
Kıtaların birbirinden ayrılmasıyla farklı coğrafyalar, iklimler ve yaşam koşulları ortaya çıktı. İnsan toplulukları da bulundukları çevrelere uyum sağlarken zaman içinde farklı diller, yemekler, gelenekler, sanatlar ve yaşam biçimleri geliştirdi. Böylece kıtaların fiziksel olarak ayrılması, insan topluluklarının kültürel olarak çeşitlenmesine de yol açtı.
Ancak günümüzde bu hikâyenin başka bir bölümüne tanıklık ediyor olabiliriz.
Kıtalar yeniden birleşmiyor. Tektonik plakalar bizi yeniden tek bir kara parçasının üzerinde toplamıyor. Fakat insanlık, bu kez farklı bir yolla birbiriyle birleşmeye başlıyor.
Dijital dünya ile.
Bugün dünyanın bir ucunda yaşayan bir insan, dünyanın diğer ucunda yaşayan bir insanın hayatından saniyeler içerisinde haberdar olabiliyor. Aynı habere, aynı videoya, aynı müziğe veya aynı trende dünyanın farklı yerlerindeki insanlar neredeyse aynı anda ulaşabiliyor. İnternet kıtaları birleştirmiyor belki ama insanları birbirine bağlıyor.
Üstelik burada yalnızca teknolojinin bize sunduğu bir imkândan bahsetmiyoruz. İnsan zaten doğası gereği kendisinden uzakta olanı merak eden, başka insanlarla bağlantı kurmak ve bir topluluğun parçası olmak isteyen bir canlı. Kıtalar birbirinden ayrıldığında ve insan toplulukları farklı coğrafyalarda yaşamaya başladığında bile bu ihtiyacın ortadan kalkmadığını görüyoruz.
Bugün dijital araçlar bize yalnızca bilgi taşımıyor. Aynı zamanda aidiyet ve ortak anlaşılma hissi de taşıyor.
Dünyanın başka bir ucunda yaşayan bir insanın bizimle aynı şeye güldüğünü görmek, aynı şarkıyı dinlediğini fark etmek veya aynı deneyimi yaşadığını görmek bize aslında düşündüğümüzden daha güçlü bir ortaklık hissi verebiliyor.
Belki de dijital dünyanın bu kadar hızlı hayatımızın bir parçası hâline gelmesinin sebeplerinden biri de bu. İnsan, farklılıkları olsa bile bir bütünün parçası olmak istiyor. Haliyle bu sistem bizi birbirimize yaklaştırıyor.
Peki dijital dünya bizi birbirimize yaklaştırıyorsa, bizi birbirimize benzetmeye de mi başlıyor?
Bugün hâlâ birbirinden oldukça farklı kültürler varlığını sürdürüyor olsa da, dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanların günlük hayatlarında giderek daha fazla ortak nokta oluşuyor. Bunun en belirgin örneklerinden biri dil. İngilizce, dünyanın farklı bölgelerindeki insanların birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan ortak dillerden biri hâline geldi. İnsanlar yalnızca eğitim veya iş için değil, sosyal medyada karşılarına çıkan içerikler nedeniyle de farklı dilleri öğreniyor ve bu dilleri günlük hayatlarının bir parçası hâline getiriyor.
Bunun yanında ortak bir dijital kültür de oluşuyor.
Dünyanın iki farklı ucunda yaşayan iki insan da aynı markaları, aynı trendleri takip ediyor ve belki de tek tip bir yaşamı arzuluyorlar. Bir süre sonra insan ister istemez şunu düşünmeye başlıyor.
Hepimiz farklı kültürlere sahip bireyler olmaya devam ederken, giderek ortak bir sosyal kimliğin parçasına mı dönüşüyoruz?
Sosyal medyada bize yalnızca başka insanların hayatları gösterilmiyor. Aynı zamanda nasıl yaşamamız gerektiğine dair belirli hayat modelleri de sunuluyor. Nasıl görünmemiz, nasıl giyinmemiz, ne yememiz, nerede yaşamamız, hangi yerlere gitmemiz ve hatta nasıl mutlu olmamız gerektiğine dair benzer fikirlerle dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanlar aynı anda karşılaşabiliyor.
Bu durum bizi gerçeklikten de uzaklaştırabiliyor. Çünkü sosyal medyada gördüğümüz hayatlar çoğu zaman hayatın tamamını değil, seçilmiş ve düzenlenmiş bir bölümünü gösteriyor. Buna rağmen bu görüntüler zaman içerisinde hepimizin zihninde belirli bir “ideal hayat” fikri oluşturabiliyor.
Ve bu noktada kültürlerimizin de yavaş yavaş birbirine benzemeye başladığını fark ediyoruz.
Her ne kadar yerel gelenekler, diller, yemekler ve ritüeller hâlâ varlığını sürdürse de, günlük hayatın içerisinde birbirimizden etkilenme hızımız hiç olmadığı kadar arttı.
Peki neredeyse monokültüre doğru giden bu yol bizim için sağlıklı bir durum mu?
İşte burada kültürel çeşitlilik çok önem kazanıyor.
Biyolojik çeşitlilik bir ekosistemin hayatta kalabilmesi için ne kadar kritikse, insanlık için kültürel çeşitlilik de o kadar önemli olabilir. Çünkü farklı kültürler yalnızca farklı yaşam biçimleri değildir. Aynı zamanda insanlığın karşılaştığı sorunlara ürettiği farklı çözüm yollarıdır.
Her toplum tarih boyunca kendi koşulları içerisinde farklı sorunlarla karşılaştı ve bunlara farklı çözümler geliştirdi. Bu nedenle tek bir kültürün veya tek bir düşünce biçiminin tamamen hâkim olduğu bir dünyada, o düşünce biçiminin sahip olduğu kör noktalar da zaman içerisinde bütün insanlığın kör noktaları hâline gelebilir.
Çeşitlilik azaldığında kriz anlarında alternatif bakış açıları üretecek farklı yapılar da azalabilir.
Bunun yanında dillerin ve kavram dünyalarının kaybolması da yalnızca kelimelerin kaybolması anlamına gelmez. Çünkü dil, insanların dünyayı nasıl algıladıkları ve kendilerini nasıl ifade ettikleriyle de bağlantılıdır.
Aynı şekilde yerel gelenekler, hikâyeler ve ritüeller insanlara “Ben kimim?” ve “Nereye aitim?” sorularının cevaplarını verir.
Bu noktada sosyolog Émile Durkheim’ın anomi kavramı da akla geliyor. Durkheim’ın kavramı, toplumsal normların ve ortak değerlerin zayıflamasıyla bireyin kendisini yönlendirecek ve topluma bağlayacak referans noktalarını kaybetmesiyle ilişkilidir. İnsan yalnızca küresel bir ağın soyut bir parçası hâline geldiğinde köksüz hissetmeye başlayabilir.
Herkesin aynı şeyi yediği, aynı şeyleri izlediği ve giderek aynı şekilde düşündüğü bir dünyada derin bir aidiyet hissi yaratmak zorlaşabilir.
Fakat bu dijital evrenin bizi nereye götüreceğini henüz bilemeyebiliriz, belki de bu sürecin doğal bir savunma mekanizması vardır.
Görünenin aksine kültürler kolay kolay tamamen silinmiyor. Daha çok biçim değiştiriyor.
Sosyolojide glokalleşme, yani glocalization, küresel olanın yerel olanla birleşerek yeni biçimler oluşturmasını anlatan kavramlardan biri. Küresel bir kültür yerel bir topluma ulaştığında her zaman olduğu gibi kabul edilmiyor. O toplumun kendi dili, gelenekleri ve yaşam biçimiyle birleşerek yepyeni bir hibrit, yani melez kültür ortaya çıkabiliyor.
Belki de gelecekte bizi bekleyen şey tam olarak budur.
Belki dünya tamamen tek bir monokültüre dönüşmeyecek. Belki insanlık, küresel bağlantıların içerisinde kendi kültürel farklılıklarını koruyabilmenin yeni yollarını geliştirecek.
Çünkü ideal olan ne tamamen dışa kapalı, kendi içerisinde hapsolmuş mikrokültürler olarak kalmak ne de küresel dev bir ağın içerisinde bütün farklılıklarımızı kaybederek tek tip insan haline gelmek.
Belki de asıl denge, küresel ağlar üzerinden birbiriyle konuşabilen ama kendi özgün köklerini koruyan esnek bir çeşitlilikte yatıyor.
Peki biz şu anda neredeyiz?
İnternet, küresel kültürü bir monokültüre dönüştürüyor? Yoksa insanlık, daha önce karşılaşmadığı bu yoğun kültürel etkileşime uyum sağlamak için yeni stratejiler ve yeni kültürel adaptasyon biçimleri mi geliştiriyor?
Belki gelecekte insanlık kültürlerini korumanın yeni yollarını bulacak. Belki küresel bağlantılar yeni ve daha zengin melez kültürlerin ortaya çıkmasını sağlayacak. Belki de bazı kültürel farklılıklar zaman içerisinde kaybolacak.
Belki de bütün bu soruların cevabı, dijital çağın henüz başında olduğumuz için bugün bizim için görülemeyecek kadar uzakta.
Kesin olarak bildiğimiz şey ise şu: Pangea milyonlarca yıl önce fiziksel olarak ayrıldı. İnsanlık ise bugün, dijital dünyanın yardımıyla birbirine yeniden bağlanıyor.

