Devletin Doğuşu ve Düzen Arayışı

Devlet, siyaset teorisinde ve toplumsal düşünce tarihinde kabul edilene göre siyasal gücün kurumsallaşması ve meşrulaşmasını içeren bir olgudur. İnsanlığın gelişmesi ve toplumların şekil değiştirmesiyle birlikte devlet ve güç anlayışı da değişmiş; iktidar, egemenlik, meşruiyet gibi kavramlar zamanın gereklerine göre yeniden tanımlanmıştır.

Erken dönem insan topluluklarından modern toplumlara uzanan süreçte devlet; rasyonel ve planlı bir düzen sağlamayı hedefleyen devlet aklını da üretmiştir. İlk olarak barınma, beslenme ve güvenlik ihtiyaçlarından doğan kolektif yaşam; kurulan ilişkilerin derinleşmesi ve insanlığın üretim kabiliyeti neticesinde çeşitli işlevler üstlenen gelişmiş bir kurumsal mekanizmaya dönüşmüştür.

Devlete duyulan ihtiyacın temeli, insanın belirsizlik ve kaostan kaçınma duygusunda yatar. Siyasal realizm geleneğinde vurgulandığı üzere toplumların en temel meselesi dirlik, istikrar ve düzenin sağlanmasıdır. Birlikte yaşamayı kolaylaştıracak kuralların oluşturulması, uygulanmasının denetlenmesi ve uygulanmadığı takdirde barışı sürdürmek adına uygulanan yaptırımlar üst bir otoriteyi mecbur kılmıştır. Bu anlamda devlet, toplumsal birliğin ve ortak aklın güvencesidir.

Kurumsal Zayıflama ve Güvensizlik

Devletin yönetsel kapasitesinde ortaya çıkan gerilemeler kamu politikalarının planlı bir zeminden sapması ya da merkezi otoritenin zayıflaması, sosyopolitik yapıları etkiler. Devlet aklının ve kurumsal mekanizmalarının işleyişi aksadığında toplumsal istikrarda bozulma ve güvenlik konusunda ciddi kırılganlıklar oluşur. Devlet, asıl amacı olan asayiş sağlamayı yerine getiremezse oluşan kırılganlıklardan sızan su, ilkel zamanların kokusunu taşır ve modern hayata yayılarak insanların içine korku bırakır.

Kurumların işlevsizleştiği kriz anlarında toplumsal alana belirsizlik iklimi çöker. Belirsizlik, bireylerin varoluşsal korkularını tetikler ve güvenlik ihtiyacı, her türlü soyut hürriyet ve adalet söyleminin önüne geçer. Fiziki varlıklarının, kimliklerinin ve geleceklerinin tehdit altında olduğunu hisseden topluluklar öncelikle bunların devamlılığını garanti altına alacak bir güç ararlar. Antik Roma’dan bugüne uzanan “Salus populi suprema lex esto” ilkesi tehdit ve kriz dönemlerinde toplumların her şeyden önce dirlik ve koruyucu bir otorite aradığını özetlemektedir.

Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe

Türk siyasal kültürünün ve toplumsal hafızasının en derin kodlarından birini barındıran bu vecize, otorite ile kaos arasındaki ikiliği etkili bir benzetme ile sunar.

Metaforun ortaya koyduğu tarihsel gerçek, toplumu bir arada tutan ve koruyan rasyonel bir devlet erkinin ayakta duramadığı zamanlarda sahipsiz kalan toplumların bir av haline geleceğidir. Bu nedenle toplumlar, belirsizlik ve kaosu tecrübe etmektense düzeni tesis edecek güçlü ve sert bir iktidar yapısını benimsemeye meyillidir. Kriz dönemlerinde düzeni yeniden kurma arzusu, kitleleri egemen gücün etrafında kenetlemeye yönlendirir.

Sağ Siyasetin Yükselişi

Günümüz küresel konjonktüründe ve özellikle Avrupa genelinde sağ ve aşırı sağ siyasi hareketlerinin güç kazanması bu güvenlik ve korunma arayışının somut bir yansımasıdır. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik kırılganlıklar, kitlesel ve kontrolsüz göç hareketleri, kültürel kimlik krizleri ve uluslararası sistemdeki çok kutuplu belirsizlikler geniş kitleleri derin bir korkuya sürükler.

Böyle bir ortamda seçmenler; sınırları esneten, küreselci ve soyut söylemlere karşılık; sınır güvenliğini, ulusal egemenliği, toplumsal dokunun korunmasını ve güvenlik politikalarının sağlamlaştırılmasını önceleyen siyasete yönelmektedir. Kuzgunların karınlarını doyurmak için leş aradığı böyle dönemlerde toplumlar devleti başta isteyerek ulus devletin koruyucu ve kararlı kalkanına sığınma eğilimi gösterirler. Sağın yükselişi, vatandaşın devletten daha net sınırlar, kurumsal güç ve kararlı bir güvenlik yönetimselliği talep etmesinin bir sonucudur.

Güç ile Hukuk Arasındaki Denge

Güçlü bir otorite talebi kriz zamanlarında meşru bir zemine otursa da devlet erkinin niteliği ve sınırları meselesine dikkat edilmelidir. Devletin bekası ve güvenliği, tarih boyunca en yüksek amaç sayılmış ancak devlet aklının kontrolsüz bir siyasete dönüşmesi her zaman tartışmaya açık kalmıştır. Hukukun rafa kaldırılıp keyfiliğin hüküm sürmesi, zaman içinde devletin korumayı vadettiği toplumsal yapıyı kendi eliyle tahrip etmesi ile sonuçlanır.

Bu noktada devleti tepeden inme bir baskı aracı olmaktan çıkaran bütüncül bir anlayış gerekir. Roy Bhaskar’ın geliştirdiği “dönüşümsel toplumsal etkinlik yaklaşımı” devlet ile birey arasındaki etkileşimin kavranmasında kapsamlı bir tanım sunar. Bu yaklaşıma göre devlet ve toplum birbirini karşılıklı olarak üreten ve dönüştüren dinamik bir ilişki içindedir. Devlet aklı, sadece yukarıdan aşağıya dayatılan statik bir otorite değil; bireysel beklentilerden, toplumsal bilinçten ve sivil katılım vasıtasıyla sürekli yeniden inşa edilen rasyonel ve dinamik bir süreçtir.

“Ya devlet başa ya kuzgun leşe” vecizenin de belirttiği üzere otoritesizlik ve devletsizlik, toplumun kaos ortamında erimesine kapı açsa da başa geçen devletin niteliği, toplumun bir süre sonra yeniden leş konumuna gelmemesi açısından hayati bir öneme sahiptir. Bu sebeple güçlü bir devlet, kaotik tehditler ile baş ederken vatandaşının hak ve özgürlüklerini de güvence altına alan adil bir hukuk devleti üzerinden kurulmalıdır.

Add Your Comment